Gezi Parkı Olayının Özü: "Sistem İçi" Devrim - Taksim Gezi Parkı Gençliği (*)

GEZİ PARKI  OLAYININ  ÖZÜ: "SİSTEM İÇİ" DEVRİM - TAKSİM GEZİ PARKI GENÇLİĞİ (*)

 

 

“Those who make peaceful revolution impossible will make violent revolution inevitable."

                                                                                                                           

 John F.Kennedy

 

 

Bir  toplumu oluşturan felsefi kavramlar ve bu kavramlara dayalı kurumlar  tesis edildikleri andaki durumlarını  muhafaza ederek fonksiyonlarını ifa ediyorlarsa o toplum denge (equilibrium(**) halinde fonksiyonel toplum  demektir. Böyle fonksiyonel bir toplumda dengesizlik (disequilibrium) yaratılarak o toplumun işlevsiz (disfunctional)  duruma gelmesi  o toplumun dengelerini oluşturan sistem parçalarının fonksiyonlarını  yapıp yapamamasına bağlıdır.  Bir canlının yaşamında   bir organının işlevinin çalışmaması halinde o canlı fonksiyonelliğini kaybetmiş  işlevsiz hale gelmiş demektir.

 Konumuz bu fonksiyonel dengedeki toplum yapısının “sistem içinde” çökmesi ile ilgilidir. Diğer bir deyişle sistemin işlevsiz  hale gelmesinin  “sistem dışı” etkenlerle örneğin savaş çıkması, hükumet darbesi yapılması, doğal afetlerin olması, belli bir zümrenin isyan hareketi ya da   bir kliğin silah kullanmasıyla sistemin işlevsiz hale getirilmesi irdelememiz dışındadır.

 

Kısaca konumuz, bir toplumda mevcut siyasal örgütlenmenin temellerindeki unsurlarda kökten değişiklik yapılarak  “sistem” in içsel kırılmasının irdelenmesidir. Bu da bir bakıma “devrim” olgusunun harekete geçirilmesine ilişkin siyaset biliminde belirtilen  içsel nedenlerin açığa çıkarılması hakkındaki bazı tezlerin irdelenmesidir.

  

Bu tezleri Türkiye  örneğini “örgütsüz” ve “lidersiz” 2013 Taksim Gezisi olayını ele alarak irdeleyeceğiz.

XXX

Bir toplumda “sistem içi” düzenin etkin aktörleri 1-toplumu oluşturan halk  2-toplumu yönetmekle görevli ve sorumlu siyasal iktidar sahipleri yani “elit”  ve  3-toplumun kuruluş aşamasında kabul ettiği temel kuruluş düzeni ile bu düzene göre gelişmiş olan Anayasa ilkeleridir.

Bu üç aktörün günümüz Türkiye Cumhuriyeti toplumunda gidişatı Kurucu Atalarının ilkelerine uyarak işliyorsa ve  o toplumun siyasal iktidar sahipleri aklın ve bilimin  getirdikleri yenilikleri  yaşadıkları “düzenin” içeriğine  monte ediyorlarsa  ve  halk gidişattan mutluysa  toplum “sistem içi” denge  halinde fonksiyonel  toplum demektir. Başka bir  anlatımla örneğin bir toplumdaki Hukuk sistemi kurucu atalarının öngördüğü temel felsefe , kavram ve kurallarla işlevini yürütüyorsa Hukuk sistemi fonksiyonel sistem demektir. Aynı şekilde siyasal iktidar sahipleri  yürütme erkinin icra usul ve  uygulamalarını  temel felsefeye uygun yürütüyorlarsa   yürütme erki de  fonksiyonel  demektir. Halk da bu fonksiyonel düzende yaşamaktadır. Ama bu üç aktörden biri işlevsiz hale gelirse tüm “sistem içi” denge çöker. Bu çöküşün ortaya çıkmasının  Halk tarafından idrak edilmesi halinde bu çökmenin 1-restore edilip edilemeyeceği ve 2-bu restorasyonun nasıl ve hangi alet, araç ve yollar ile başarılabileceği sorunu ortaya çıkar.

İşte Türkiye’deki  Taksim Parkı olaylarındaki  Gençlik hareketinin Halk ile özdeşleşmesi sonucunda bu soru gündemimize girmiştir. Bu durumdan ötürü şimdi  “ ne yapılmalı” sorununa cevap aranmaktadır.

XXX

İnsanlığın yarattığı uygarlık 1400-1500  yıllarından sonra Rönesans dönemini geçirmesiyle  başlar. Bu dönemin kazandırdığı yapının temelinde din ve dinden kaynaklanan doğmalar yerine  bilim ve  akla dayalı temeller atılmış ve bu temellerden neşet eden 1789 Fransız  ihtilaliyle de dünya halklarının insan haklarına uygun yönetilmesi olgusu yaratılmıştır. Bu olgunun sonucunda hem bugünkü Millet kavramı doğmuş hem de “Millet” i  yönetecek siyasal iktidarların   Şahlar ,Padişahlar, Emirler Papa/ Halife  gibi din adamları, Kabile şefleri,Krallar, Aşiret reisleri tarafından yönetilmeleri  tarihe gömülmüştür. Bunların yerine Halkın  kendisini yönetecek Siyasal İktidar mensuplarını seçim sandıklarına atacakları oylar ile saptanması yöntemi tercih edilmiştir.  Bu “şekil şart” ı hemen hemen her uygar ülkede uygulanmaktadır; ama ne var ki siyasal  iktidara  belli süre için  getirilen “elit”in iktidarlarını  sürdürürken uyması gereken kurallara ters tercihler yapmaları halinde ise dönemleri sonunda Halk onları Siyasal İktidar makamından oy sandıkları yoluyla indirme hakkını kullanma yetkisine sahiptir.  Ama ne var ki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün de Batı Siyaset bilimcileri tarafından bilimselliği saptanmış bir olguyu şöyle ifade ettiği unutulmamalıdır: "demokrasi demek sadece seçim demek değildir". Buna benzer bir görüşü de  5 Temmuz 2013 tarihinde Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorjborn Jagland  şöyle ifade etmiştir"…gerçek bir demokrasi için temel oluşturacak bir anayasa…işlevsel ve kapsayıcı bir demokrasiyi garanti etmeli" dir.

 

Gerçekten de  sandık,  Demokrasi kavramının birinci parçası yani “Usul demokrasi” parçasıdır. Ama Demokrasinin tamamlanması yani gerçek demokrasinin var olması için ikinci parçası olan ” Süreç demokrasi”nin  de  var olması gerekli bir olgudur(1).                                                                                

  

Toplum disfunctional duruma gelmişse o zaman o toplumda  devrim ihtimali  doğum halinde demektir ama  bu ihtimal  sistem dışından değil “sistem içinde” bir olanakla restore edilebilme ihtimalidir.  Sistem dışındaki bir olanakla  “sistem içi”ni   fonksiyonel hale getirebilme  ihtimali demokrasiye aykırıdır ve zaten “sistem içi” ndeki  disfunctional  durum dış ihtimalin kullanılmasıyla da asla  fonksiyonel hale getirilemez. Sistem dışı devrim demek yani başka bir ifadeyle mevcut siyasal örgütlenmenin demokrasi dışı çabayla temelden değişmesi yoluyla a)toplumsal yapının b) hukuk düzenin  ve c) değer yargılarının tamamen tahrip edilmesi  demektir. O halde fonksiyonelliğini kaybetmiş hale düşmüş toplumu  fonksiyonel hale dönüştürmek için sarf edilecek  çabaların sorumluluğu yine sistemi oluşturan “sistem içi" “ üç aktöre aittir.

 

Taksim Gezisi gençliği ile özdeşleşen Halkın  da bunu “sistem içi” istediği  anlaşılmıştır. Aslında Gençliğin yarattığı bu olgu gerçekten sadece Türkiye tarihinde değil tüm uygar ülkelerin de tarihinde yer alacak yeni bir devrim türüdür.

XXX

Atatürk ihtilali 1908-1920 yılları arasında gelişen Batılılaşma hareketlerinin son aşamasıdır.  Bu ihtilalin temel felsefesi  “muasır medeniyet seviyesine” ulaşmaktı. Bu felsefenin kitleselleşmesini sağlayacak olan da Anayasada sayılan kurallardır. Bu kurallar içinde yer alan ilke ve düşüncelerin teminatı Atatürk’ün “Gençliğe Hitabe” sindeki belirtilen unsurlardır ve unsurların çökmemesinin sağlanmasında muhtaç olunacak kudret de gençliğin “damarlarındaki  asil kandır”.

 

Kemalist devrim sonucunda ulaşılan temel  felsefenin unsurları şunlardır:

  

1-Milli Misak ilkesi ile saptanan sınırlar içinde Türkiye Cumhuriyeti tesis edilmiştir, 

2-“Türkiye Cumhuriyetini kuran halk’ a Türk milleti denir” tanımıyla  Türk Milleti yaratılmıştır. 

3-Milletin yaşayacağı düzen “Şeriat ilkeleri” değil Batı uygarlığının temeli olan akıldır, 

4-Bağımsızlık tek devlet  tek millet yapısıyla sürdürülecektir, 

5- Devlet dini kural ve esaslarına göre yani Ulema ve Şeyhülislam fetva ve direktifleriyle halkı yönetmeyecek Batı hukuk düzeni ve laiklik ilkesi temel olacaktır, 

6-Halk hangi inanca sahipse o inancın gereklerini uygulamada özgür olacaktır. 

 

Bu yukarıdaki ilkeler toplum yapısını oluşturan dünya tarihindeki  gelişmeler sonucunda elde edilen hümanizm ile  bilim ve teknolojik yapıların oluşturduğu üniversal   kavramlardır. Başka bir ifade  ile Türkiye’deki equilibriumun dayandığı ulusal kavramın temelindeki “olgu” Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyetinin  Batı Uygarlığına ulaşmak  amacıyla tesis ettiği felsefe ve bu felsefeye dayalı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının maddeleştirdiği hukuksal düzenidir.

 

Bu hukuksal düzenin  varlığının devamını isteyen temel aktör olan Gençlik ve Halk  ise Siyasal İktidar sahiplerinin yani ikinci aktör”ün yönetimi sırasında mevcut yapının yok edilmesi/değiştirilmesi/ Osmanlı temellerine irca edilmesi ya da İslami şeriat kurallarına göre tesis edilecek Büyük Orta doğu  Projesi kapsamında Halife/Başkanlık yapısında “İran İslam Cumhuriyeti” ne benzer şekilde “Türkiye  İslam Cumhuriyeti” Başkanlığını kurmak isteyenlerin başında ikinci aktör olan   “elit” dir denmektedir.

Diğer bir deyişle Batı uygarlık düzeyinde  90 yıllık tecrübesinin ana hatlarıyla tanımladığımız Türkiye Cumhuriyetinde 2002 yılından bu yana siyasal iktidar sahibi olanlar yani sistem içindeki ikinci aktörün;

  

1- Tarihe intikal etmiş Osmanlı İmparatorluğunu tekrar canlandırmak,

2- Canlandırılacak olan Osmanlı imparatorluğunu oluşturacak tüm İslam ülkelerinde cari  şeriat  sistemini Türkiye’ye geri getirmek,

3- Osmanlı İmparatorluğundaki  padişahlık sistemini modernize ederek Başkanlık sistemini kurmak,

 

4-Osmanlı İmparatorluğundaki İslami yapıyı “ılımlı İslam” etiketi ile Türkiye  cumhuriyetindeki laik kesim ikna(!) etmek,

 

5-Büyük Orta doğu projesiyle Osmanlı İmparatorluğunun dayandığı Londra’daki Kraliyetin yeni yönetim mekanı olan ABD deki Beyaz Saraya istinat etmek , 

6-Osmanlı Halifesinin şimdilik yerini alan  İmam Fethullah Gülen’in ABD deki ikamet iznini Türkiye’de Başkanlık sistemine geçiş sağlanana kadar Beyaz Saray tarafından uzatılmasını sağlamak, 

7- Başkanlık sistemiyle Başkanlığa getirilmesi  istenilen aday’ ın istenilen sonucun alınabilmesi amacıyla Abdullah Öcalan’a  boyun eğerek  Milli Misak sınırlarını parçalama tehlikesini göz ardı etmek. 

Ve bunları yapabilmek için 

1-Adalet sistemini başta Anayasa  Mahkemesi olmak üzere zayıflatacak  oranlar içine almak, 

 

2-Yasama meclisine seçilecekleri ‘’mahalli delegeler’’ yoluyla değil parti liderlerinin tercihlerinne göre saptamak. 

3-Yazılı ve sözlü medyayı ürküterek gerçeklerin tam açıklanmasını engellemek , 

İddiaları ileri sürülmektedir. 

Başka bir ifadeyle  Osmanlıya  dönüş isteği Kemalist devrime yapılan  bir "Karşı Devrim"dir. 

Zira  Devrim kavramının şu ifadesi gerçeği  göstermektedir: 

’’Devrim; siyasal örgütlenmede, toplumsal yapıda, ekonomik mülkiyet ilişkilerinde (hukukta) ve toplumsal düzene dair olan inançta  kapsamlı ve köklü değişimdir ki bu da yürürlükteki gelişim çizgisindeki büyük kırılmayı  ifade eder. ‘’(4) 

Diğer bir deyişle bu karşı devrim, Atatürk'ün tüm yapıtını  ters çevirmeyi sağlayacak bir  yaklaşımın mahirane uygulanması iddiası vurgulanmaktadır. 

XXX

Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce Dünya tarihinde bir TÜRK Devleti mevcut olmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Fors’ unda 16 yıldız vardır ve bu yıldızların her biri Türklerin kurduğu devletleri temsil eder.(2). İşte bu ilk ve son Türk devletinin kurulduğu 23 Nisan 1920 den beri var olan Kemalist ilkelere  göre yaşayan Türk Devletinin  2002 yılından  başlamak üzere equilibrium'unu yani içsel dengesinin  muhafaza   edilemediğini yani denge halinden uzaklaşılmaya  başlanmış olduğunu ve  bundan ötürü de sistemin  fonksiyonelliğini kaybetmiş duruma düşmeye  başlamış olduğu  görüş ve anlayışı belirmiştir. 

Ülkenin iç yapısındaki içsel olguların önemli organlarında aksaklıklar ve de Batı Uygarlığına ve Kemalist ilkelere karşı adeta Dini savaşım yani bir nevi silahsız Cihat açılması çabaları  giderek artmıştır. Aradan geçen  10 yıldan  uzun süre içinde sistemin aktörlerinden olan Halk kendisinin “iyi” yönetilmediğini yani Atatürk ilkelerine göre yönetilmediğini Taksim Gezisindeki gençlerin “düşüncenin eyleme” dönüştürülmesi olgusuyla idrakine vardığını  açık  ederek onlarla özdeşleşmiştir. 

Kemalizmin temelinde akıl ve bilim vardır; bağımsızlık ve  hümanizm vardır. Bu nitelikleri taşıyan bu günkü genç nesil’e kırsal kesimlerin değer yargılarından uzaklaşacak   yeni gençlerin ve  kentsel alanlardaki varoşlardaki insanlarımızın  kültürel yapılarının bu günkü iletişim teknolojisi sayesinde  kırsal kesim değerlerinden  giderek uzaklaşan ilave yeni  gençlerin katılması ile Kemalist genç nüfus artmaya devam edecektir. Bugün her bir genç cep telefonuyla bilgisayarlarıyla ve diğer gelişen  teknolojik ürünlerle dünya ile iletişim halindeyken eskiye dönüşte ısrar eden “elit “in  bugün yaptığı eylemler ve söylemler ile  zor bir  duruma düştükleri  görülmektedirler. 

Yeni gençlerin katılmalarını  hızlandıran diğer başka bir temel  faktör de tarımsal alanlarda makineleşmenin ve toprak parçalanmasını   arazi bütünleştirilmesi yoluyla Kapitalist üretim biçimine geçişin artması  ile ona has kültürel üst yapının  akla dayalı olarak  yeni normlarına dönüşmesi mukadderdir; yani, alt yapıdaki feodal ya da yarı-feodal üretim yapısının  üst yapıdaki ögeleri akıl süzgecinden geçerek çağdaşlaşıp laikleşecek ve insanın Tanrı ile olan ilişkilerinde Siyasal İktidar sahiplerinin söz sahibi olmaları nihayete erecektir. 

Bu durumu açıkça gören ve kendi  ideolojisinin çökmesi  açısından ciddi  boyutlarda endişe duyan siyasal iktidardaki partinin il başkanlarından biri, Türkiye'nin temel sorununu “Merkezdeki Güçler”  ile  “Çevreden Gelenler” arasındaki çatışma olarak görüyor(3). Bu görüşünü ifade ederken   “Merkez Güçler” in Kemalist aydınlar olduğunu ima ediyor  ve “Çevreden Gelenler” in ise kırsal kesimden gelip feodal üst yapıya bağlı dinsel ögelerle hareket edenleri kast etmiş oluyor; hatta  daha da ileri giderek bizim bilimsel olarak saptadığımız gerçeği endişe ve korku duyarak  şöyle belirterek vurguluyor :”Dün bizimle beraber şu ya da bu şekilde yürüyenler, yarın bizim karşımızdaki güçlerle, bu sefer paydaş olacaklar” diyor. Ne yazık ki  İl Başkanı,  bilimin tecelli edeceğini söylediği hiçbir olgunun önlenemeyeceğinin bilincinde olmamasının temelinde onun kendisinin  de feodal üst yapının kültüründe saplanıp kalmış olmasıdır.

XXX

 

Geçen 10-11 yıldan beri Anayasanın  hükümlerinin  dayandığı  Batı uygarlığının temellerinin göz ardı edildiği  ve özgürlüklerin ifna edildiği duruma karşı gelen  hiçbir toplumsal tepki meydana gelmemiştir. Ana muhalefet partisi önderliği uyur gezer durumdan çıkamamış, küçük muhalefet partisinin de sadece gürleme ve ciddi olay ve olgular karsısında Elit’ in destekçisi olmasından ötürü Türkiye Cumhuriyetinin tüm yapısını koruyup geleceğe ulaşabileceği söz konusu olamaz diye düşünülürken ve bu düşünceyle Kemalist gelecek ümidi  biterken Dünya tarihinin hiçbir döneminde  ve hiçbir  Millet olmuş ülkesinde  olmamış bir olgu dünyaya  gelmiştir. O da Atatürk’ün devrimlerinin korunması için nöbetçi olarak seçtiği gençlik “ Dur”  diyerek “ direnmeye başlamıştır ve bu direniş kesintisiz  devam etmektedir. Öyle anlaşılıyor ki direnişinden geri çekilmeyen gençlik anlaşılması  çok zor olan bir olguyu idrak etmiş bulunmaktadır. Taksim Gezisi olayı Gençlik tarafından yaratılmış ikinci  bir Kuvayı Milliye hareketidir. Bu gençler sistemin dysfunctional olduğunun bilincine varmışlar ve “sistem” içindeki ikinci aktör'ü  yani “elit”leri uyarmaya başlamışlardır. 

XXX

Bir  sistemin özünün  disfonksiyonel  duruma düşmüş olmasının  yani işlevsizlik durumun doğumuna tarihten çeşitli örnekler verebiliriz. Örneğin  M.K. Atatürk’ün çağrısı ile Ankara’da TBMM'nin kurulmasının sağlayan  temsilcilerin  vilayetlerden seçilerek gelmesi ve halkın  Osmanlı düzeninde “yönetilemedikleri” idrakine varmış olduğunun delili olmuştur. Zira İstanbul’da Osmanlı Meclisi Mebus-an  var iken  Ankara'daki Türkiye Büyük Millet Meclisine  temsilci/ delegeler göndermesi Ankara'daki yeni iradeye kendilerinin iyi yönetilmediklerini izahı anlamını taşır.  

Bu “yönetilenlerin” idrakleri sonucunda mevcut sistemin işlevini yitirmiş  olduğuna ilişkin bilinçliliğin oluşmasına dünya tarihinden  diğer bir örnek de Hindistan’da halkın emperyalist İngiltere ( sömürge vali ve erkanı ) tarafından “iyi yönetilmedikleri” nin ispatı anlamında yapılan  “pasif mukavemet” i gösterebiliriz. İngiltere'nin Hindistan’da tesis ettiği toplumsal yapı ve düzeninin  halkın kendisini tren raylarının üzerine yatmaya varan direnişlerinin vuku bulması ile ispat edildiği aşikar hale gelmesidir.  Cezayir bağımsızlık ihtilali, Vietnam ihtilali, Çin ihtilali örnekleri ele alınacak olursa hepsinde de  Halkın kendisinin iyi yönetilmediğinin idrakine ulaşmış olduğunu aşikar halde ilan etmeleridir.                                                   

  

XXX

Ülkemizde iktidara karşı, “elit” e  karşı  yani “sistem içi”ndeki ikinci aktöre karşı harekete  geçen “gençlik” Demokrasi sistemine  bağlı kalarak  ve Türkiye Cumhuriyetinin Kurucu Atalarının koydukları temel felsefesinin  çiğnenmemesi ve bu temellerin akla dayalı çağdaşlaşmasının  ülke sistemine  adapte  edilmesi izlenip uygulanması gerçekleştirilmelidir  söylemini Cumhuriyetinin Kurucu Atalarının tesis ettiği demokrasi  ve özgürlük olanaklarını kullanarak sosyal medya aracılığıyla  ifade etmeleri önemlidir.

 

Kurucu Atalarımızın tesis ettiği düzen “ Sürec Demokrasi” kuralının temelidir. Atalarımızın Batı uygarlığının akla  dayalı müspet bilim  olguları yerine “nas’ a dayalı ulema fetvaları ile nüfusu ikiye  ayırıp amaç olarak da “kindar ve dindar” nesil yetiştirmek ve insanın temel özgürlüklerini  belli bir din inancına göre ayar vererek hüküm sürmek belki de siyasal iktidarın sadece “sandık” yoluyla ülkemizi uygarlık dünyasından ayrılmak  anlamına gelecektir; ama ne var ki bu durum günümüzdeki 20 li yaşlarda olanların ilerdeki yıllarda 40 yaşlarına geldiklerinde  bugünkü siyasal iktidarın sahiplerinin 70 yaşın üstünde olacakları  gerçeği karşısında 2023 yılında yaratılacak Türkiye senaryosunda kindar ve dindar nesil yaratma ısrarına devam etmek en kısa deyimiyle “abesle iştigal” anlamına gelir.

 

XXX

Toplumun “sistem içi” disfonksiyonel hale gelmesi karşısında  Taksim Gezisi Gençliğinin Halkla bütünleşerek İkinci Aktöre sosyal medya aracılığı ile sistemin disfunctional hale geldiğinin  ikaz etmesi karşısında  İkinci Aktör,  bütün dünya tarihinde görülen ve hiçbir sonuca varamayan klasik  yola başvurmuştur.  Bu klasikleşmiş ve artık sadece Millet olamamış   Emirlikler, Aşiret Reisleri, Din adamları tarafından yönetilen topluluklarda  “orantısız güç” kullanılmasını adeta  örnek almışçasına gençlerin bu demokratik  “ikaz”ına kendi polis gücünü kullanarak cevabını göndermiştir.  Gençlerin barışçı davranışlarına  ilaçlı su, biber gazı ve hatta silah kullanılması yoluyla  zor kullanılmıştır. Beş genç ölmüş, bir çok genç yaralanmış ve hatta demokratik protestoya karıştıkları iddiasıyla çok sayıda genç tutuklanmıştır.  Ama buradaki en önemli  olgu İkinci aktör’ün “sistem içi”ndeki dysfonksiyonelliği kaldırmak için Üçüncü aktörün temel yapısına dönmek  yerine Gençliğin ve  onunla özdeşleşmiş olan  Halka karşı ”Sistem Dışı” güç kullanmasıdır. 

Bu cevap aslında temelde “Elit”in sistemi disfunksiyonel hale kendisinin getirdiğinin bilincine varmasına rağmen ve  sistemin fonksiyonel hale geri getirilmesinin kendisinin “iç sistem” deki  yapıyı  yani Üçüncü Aktörü temsil eden Kemalizm’i geri getirerek sistemi işlevsizlikten kurtarması  yerine polis gücünü kullanarak  işlevsizliğe vurgulayan Gençlik ile özdeşleşen Halk’ı  görmezden gelmeyi  tercih etmiştir.

 

Bu tercihini yaparak Osmanlıya geri Dönüş ve Şeriat hükümlerinin ihyasını sistem dışı araç ve yollarla   Türkiye cumhuriyetinin Kemalist İlkeleri yerine ikame edebileceğine inanması   karşısında “kendisinin kendisiyle zıtlaşmakta” olduğunun farkına varmaması düşündürücüdür.  Zira  “elit” 4-5  Temmuz 2013  de Mısırdaki coup d'état ya şiddetle karşı çıkıp haklı olarak Sistem dışı faktör olan  Ordu’yu lanetlerken kendisi Taksim Gezisinde  Sistem dışı faktör olan  Polisi kendisinin kullanmasını  kutsamaktadır. 

XXX

Bu örnekteki gerçek olgu  “elit” in  halkı yönetemediğinin idrakine  varır varmaz sistem dışı müdahalelerle “sistem içi” ndeki disequilibrium’u dengeye  geri getirmek için  “dış “araç kullanmalarıdır. Kullandıkları  araçlar   korkutma, tutuklama, hapsetme ve hatta terör ile ölümler olabilir. Bu durumlara karşı  halk savaşım verir  ya da genelde Mahatma Gandi'nin yaptığı gibi  Pasif Mukavemete  yönelir.

 

Mahatma Gandi'nin efsane olmuş "Pasif Mukavemet" metoduna en yakın ve hatta ondan daha etkili  bir karşı koyma  mekaniğini  Atatürk’ün de kullandığı bilinmektedir. Osmanlı'nın son Padişah/ Halifesinin Atatürk aleyhine  kurdurduğu Halife Ordusu’ na karşı Atatürk “sessiz kalma” yı tercih etmiştir. Vahdettin Atatürk'ün idam  edilmesine ilişkin çıkarttırdığı Fetvayı imzalamış, Atatürk sessiz  kalmıştır. Padişah Mustafa Kemali  ordudan atmış  o da sadece üniformasını çıkarıp sivil elbisesini giymiş ama gene sessiz kalmıştır. Padişah Sevr Antlaşmasını imzaladığı zaman Atatürk TBMM kararını  aldırarak  "Sevr'i kabul etmiyorum" cevabını vermekle yetinmiştir. 

"Sistem içi" disfonksiyonel duruma düşen düzeninin sorumlusu olan Vahdettin yani ikinci aktör olan "elit"in karşısında mücadele etmeyen, mukavemetin aktifini değil pasifini dahi  sergilemeyen  Atatürk "elit’' i adeta Değirmenlere  karşı boşu boşuna savaşma  haline getirmiştir. Bu tavrın sonuncusunu Vahdettin'in İngilizlere sığınıp Türkiye’den kaçarken dahi onu "yok" saymaya devam etmiştir. . Atatürk'ün  "sessiz duruşu" ve Padişah ve Halife unvanlarını yok sayma direnişi sonuç vermiştir ve bu davranış metodu Dünya Devrim tarihinde ilk örnek olmuştur.

 

Taksim Gençliği bu  yollardan her hangi birini kullanmayı tercih etmemiş sadece halk ile bütünleşerek büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ün izlediği barışçı ama Sonuç Getirici "yöntemin” içeriği aynı  ama "şekli" farklı olarak kullanmıştır.

Gençlik özgürlüğünü kaybetmemeyi, insan haklarının kullanılmasını ve kişisel  yaşamının  İslami  dini ögelerle hapsedilmesini ve gelecek nesillerin Kemalizm’e “kindar” , “laikliğe” karşı dindar  ve  kaç çocuk yapacağının sayısına , hangi yaşta eğitime başlayacağına, akıl yerine  dinsel ögeleri bilinmeyen bir dilde anlamını  4-5 yaşındaki bebeklere oyuncak verilerek ezberletilmesine,  T.C. harflerinin  sildirilmesine , yalaka medyanın yerine geliştirilen sosyal medyayı lanetlemeye,  Türkiye’nin geleceği olan okumuş ve belli  kültür ve bilgi birikimine ulaşmış Kemalist gençliğe yani aydınlık Türk gençliğine çapulcu diyerek   gençliği bölmeye kısaca Büyük Önderin yarattığı Uygar  Türk toplumunu iğdiş ederek belki de İran’a benzer şekilde ama ondan farklı bir İslami mezhep tabanında  “Türkiye İslam Cumhuriyeti Başkanlığı”   kurulması  arzusuyla “ sistem içi” equilibriumu  işlevsiz kılan  ikinci aktör’e karşı  Taksim gençliğinin direnişi  devam etmekte  ve bu direnişi Taksim Gençleri Atatürk’ün uyguladığı  Sessizliği tercih etme durumu  yönteminden bir adım daha ileri yeni bir yöntem  geliştirmişlerdir ve uygulamaktadırlar. 

Tarihin garip bir cilvesi olarak Taksim parkı gençleri kendilerini "Atatürk'ün  Askerleriyiz" diye  tanımlarken ellerinde ne  sopa ne bir satır ya da pala gibi alet ve edevat olmadığı görülmüştür. Ama bu gençlerin sergilediği son derece önemli bir öge ortaya serilmiştir. O da Duran Adam olgusudur.  Kemalist gençlik halkla  özdeşleşerek "sistem içi" bir devrimin yeni bir anahtarını   vermiştir. O anahtar da Duran Adam formülüdür.  Şimdi uyguladıkları  formül devam ederken  Duran Adam sayısı artmakta ve  çoğalan Duran Adamlarla  direniş büyüyerek devam etmektedir. 

XXX

Her Yer Taksim Her Yer Direniş’in  barışçıl bir yol ile çözülmesi  “sistem içi” dengeyi bozan unsurun  tespitini gerektirir. Sistem dışı terör uygulama , Polisi devreye sokma hatta Ordu’ya darbe yaptırmak bile  sonuç veremez. Zira olay “ sistem içi” aktörlerin bilime uyarak  fonksiyonlarını bilime dayanarak çözmeleri gereklidir. 

Çözüm yolu şu sorunun cevabında yatmaktadır: Hangi aktör  “sistem içi” dengeyi disfunctional hale getirmişse yani geriye dönüp Türkiye’nin Osmanlıya geri gitmesi yerine ,Batı uygarlığının ilkelerini  gömmek yerine, Türkiye Cumhuriyetinde o ilkeleri sağlamlaştırmak tercih edilecek olursa hem "iç sistem" fonksiyonlliğe kavuşmuş olacak hem de "elit" evrensel demokrasi tarihinde saygın bir yere sahip olacaktır. 

1789 Fransız İhtilali’ nden sonra Osmanlı İmparatorluğu’nda 1807 Kabakçı Mustafa İsyanı’yla başlayan ve günümüze kadar oluşan tüm olay ve olgularda halkın iradesinin içeriğinde sadece ve sadece dini kuralların varlığı ve bu kuralların etkinliğini isteme olgusu vardır. Diğer bir değişle Batılılaşmanın temeli olan akıl yerine ilahi kural ve kaidelerin daha ayrıntılı bir tanımlamayla ‘’ Şeriat ‘’ isteklerinin yürürlüğü talebi vardır.

Kısaca din faktörüne dayanmayan ve dini yapının oluşturmadığı Anayasal Maddelerinin icrasını isteyenlerle Şeriat hükümlerine dayanan devlet yapısını isteyen halk vardır; yani halk ile münevverler arasındaki farklılık cumhuriyetin kuruluşundan günümüze dek devam etmektedir. 

Ne var ki Türklerin dünya tarihinde ilk kez Türkiye Cumhuriyetinin Taksim Parkındaki gençlerinin  halkla bütünleşerek  Batı Uygarlığının akla dayalı kurallarının yürürlüğünün temel alınması için DURAN ADAM alegorisiyle taleplerde bulunması  Türkiye’nin geleceği için gerçekten önemli bir olaydır.  Zira Türklerin tarihinde ilk kez  toplumun temeli olan gençlerle bütünleşmiş halk , ülkemizdeki Batı Uygarlığının temellerinin çökertilememesi için DİRENİŞ uygulamasını sürdürmektedirler. Ama ne var ki bu direnişin temelinin “elit” tarafından kabul edilmemesinin belirtileri her geçen gün biraz daha artmaktadır. “Elit” hatta  “sistem içi” nin fonksiyonelliğe kavuşturulması için bir dış faktör olan,  Polis gücünün başarılı olacağın ilişkin muhal bir  inanışına  güvenerek o faktöre sarılmaya devam etmektedir.

 

Dış faktöre sığınmasının temelinde ise gene Osmanlı dönemine duyduğu özlem  belirmektedir.  Konuşmalarında  çağ dışı kalmış  Osmanlı’nın dinsel ögelere dayalı temelinin  yıkılarak  çok kavimli  Osmanlı İmparatorluğu yerine Atatürk’ün 1920-1938 yılları arasında  TÜRK ulusu için  yarattığı Türkiye Cumhuriyetinin temellerini çağdaş ilkelere  dayandırma düzenlemelerine ilişkin  devrimlerinin  yıkılmasını istemeyen Kemalist Taksim Gençliğinin karşısına dindar ve kindar nesil olmasını  programladığı İmam Hatip Liseli gençlere Kemalizm’in  ne denli “kötü” olduğunu kendi sanki bizzat yaşamış intibaını verir tarzda örnek olayları tanımlayarak çocukluktan gençliğe geçiş aşamasındaki öğrencilerin beyinlerine Osmanlı İmparatorluğunda sanki Türk Milleti kavramı varmış gibi “Millet” kelimesiyle  başladığı konuşmasına başkalarından devşirdiklerini  bizzat şahidi olmuşçasına şöyle  enjekte etmektedir: 

 ” …Milletin değerlerinin yok sayıldığı, çiğnendiği, ayaklar altına alındığı süreçlerden geçtik. İbadethanelerimizin ahırlara, depolara, müzelere çevrildiği, kapılarına kilit vurulduğu, yüzyıllardır yurdumuzun üzerinde inleyen ezanın susturulduğu, yerine çirkin bir şarkının minarelerden söylendiği günlerden geçtik. … Çocukların kendi dillerini, kendi kültür ve geleneklerini, hatta tarihlerini, ecdadını öğrenmeleri suçtu. …İmam hatipler bu ülkeye istikamet çizen, bu ülkenin ufkunu aydınlatan en önemlisi de bu ülkenin öz değerlerine sahip çıkıp, onları muhafaza eden nesillerin yetiştiği eğitim kurumlarıdır. …Sabır, tahammül ve iman, onlara ek olarak nesil yetiştirme mücadelesi yani cehdi emin (=gayret edin , fedakarlık gösterin ) olun…”(5)  

Bu durum karşısında  söylenecek tek bir  cümle var olabilir. O da halk ile bütünleşen Gezi Parkı  Gençliği'nin davranışının yukarıdaki bölümlerde belirttiğimiz Mahatma Gandi ve Mustafa Kemal Atatürk’ün pasif mukavemetinden daha da “sessiz”  eylem yapmak ve yapılan “sistem dışı”  eylemlere  karşılık vermemek yani “DURAN ADAM”  alegorisini kullanarak “’ su akar yatağını bulur ‘’ halk deyişinin örnek teşkil etmesini beklemekten ibaret olduğuna inanmaktır.

 

 

Coşkun Ürünlü 

22 Temmuz 2013

 

------------------------------------------------------- 

(*) Bu makalemi Gezi Direnişleri sırasında hayatlarını kaybetmiş olan beş gencimizin anısına  ithaf ediyorum. 

(**) Makalede kullanılan bazı önemli kavramların anlamlarının berraklaştırılması için İngilizce karşılıkları aşağıda verilmiştir: 

A-Denge = Equilibrium (Bir olgu üzerinde rol alan tüm faktörlerin mutlak denge haline gelmiş olmasıdır.) 

 B-Dengesizlik =disequilibrium 

 C-İşlev=fonksiyonel -functional 

 D-İşlevsizlik= fonksiyonel olmama hali - disfunctional 

 (1)http://www.urunlu.com/77-demokrasi-ve-akp ve Coşkun Ürünlü,Nereden Nereye, İstanbul,2008, sh 222-224,Cinius yayınları 

(2)http://www.urunlu.com/113-cumhurbaskanligi-forsundaki-16-yildizin-anlami 

(3)http://www.hurriyet.com.tr/gundem/22936431.asp 

(4) Sigmund Neumann," The International Civil War," World Politics- I:3,April 1949 pp.333-334 n.1 --g.y: Chalmers A. Johnson ,Revolution and the Social System, University of California , Berkeley,1963,Library of Congress Catalog  Card  Number:64-20987 

(5) Hürriyet Gazetesi, 21 Temmuz 2013,s.1

 

 

Yorum Yaz | Makaleyi Yazdır