Karşı-Devrimcilere Karşı:İbni Haldun- Karl Marx – Ziya Gökalp

KARŞI-DEVRİMCİLERE KARŞI:

İBNİ HALDUN- KARL MARX – ZİYA GÖKALP

 

 

“Prosperous farmers mean more employment, more prosperity for the workers and the business men of every industrial area in the whole country.” (*)

                                                                                      Franklin D. Roosevelt

 

İbni Haldun “Mukaddime” adlı kitabında (1) toplumların değişik dönemlerden geçtiklerini belirtir. Bunlar; “a) İlkel yaşam dönemi, b) Devlet kurma dönemi, c) Yerleşik yaşam-durgunluk-yıkılış dönemidir”. Bir toplumun başka bir dinamik toplum tarafından yok edilmesi mevcut toplumun durağanlaşmasıyla başlar ve yenilgiye uğratılan topluluklar zaman içinde galiplerin geleneklerine ve yaşamlarına uyarak “onlarlaşırlar”; ama ne var ki sonunda onlar da dinamik başka bir toplum tarafından yıkılacaklardır (2).

İbni Haldun bu anlatımında toplumların yapılarının kendi öz niteliklerinden kaynaklanan objektif unsurlara ve bu unsurların karşılıklı dinamik etkileşimlerine dayalı bir çizgide ilerleyeceklerini vurgular.

Toplumların kendi iç dinamiklerine göre değişimi ve bu değişime bağlı olarak gelişimlerini tespiti, İbni Haldun’a gerçekten üstün bir nitelik kazandırmıştır. 1332–1406 yıllarında  yaşamış bir ortaçağ düşünürünün  yaptığı bu tespit 21. yüzyılda bile hala geçerliliğini korumaktadır.Bu üç aşamalı gelişmenin nelere bağlı olduğunun İbni Haldun tarafından belirtilmemiş olması tespitin değerini azaltmamaktadır. Turan Dursun, tercümesini yapıp yayınladığı Mukaddime’nin önsözünde üç aşamalı değişim nedenlerinin  Karl Marx’ın getirdiği öğretiyle ortaya çıktığını söylemiş ama kendisi Marxist tahlilini, ekonomi bilimini esas alarak yapma yerine sosyolojik gerçeklerle  çözümlemeye çabalamıştır. Turan Dursun: “Toplumların geçirdiği evrelerin çözümü, Karl Marx’ın getirdiği öğretiyle gerçekleşmiştir” demekte ama bu yargının bilimsel açıklamasını yapmamaktadır. Dursun, bazı düşünürlerimizin örneğin; Ziyaeddin Fındıkoğlu ve Orhan Hançerlioğlu’nun üç aşamalı değişim dönemlerinin nedenlerinin Karl Marx tarafından çözümlendiğini ifade ettiklerini söylemekte ama bu çözümlemelerinde yanılgılar ve hatalar olduğunu belirtmektedir.

Turan Dursun’a göre İbni Haldun, her şeyin her an “değiştiğini” yeri geldikçe vurgular. “Doğma, gelişme, erginleşme, yaşlanma, ölüm” gibi evrelerden söz etmesi de, her şeyin, bu arada toplumun ve devletin de durum değiştirdiklerini anlatmak içindir. Çünkü İbni Haldun’a göre her şey birbirine bağlıdır ve her şey “sürekli” durum değiştirir.

İbni Haldun’un yaptığı analizin doğruluğu ve temeli ancak 19. yy. a gelindiğinde ortaya çıkmaktadır. Bu yüzyıla gelindiğinde, yani 15. yy Rönesansı  ve  rönesansın yol açtığı 1789 ihtilali ve 18. ve 19.yüzyıllardaki sanayi devrimlerinden sonra varılan düşünsel gelişmeler ve özellikle Karl Marx’ın analizleri sonucunda İbni Haldun’un “üç dönem” yaklaşımını akılcı bir gözlemleme sonucunda elde ettiğini görüyoruz. Üç aşamalı gelişimin nedenlerinin bilimsel temellerinin açıklıkla belirlenebilmesi için, rönesansın ve buna bağlı olarak aklın egemenliğinin hakim olması ve sanayileşme sonucu feodal üretim ilişkileri (mode of production) yanında kapitalist üretim modunun yarattığı değişiklikler ve bu değişikliklere bağlı olarak mülkiyet ilişkilerinin farklılaşmasının gözlenebilmesi gerekmiştir.

Karl Marx’ın “her olgunun temelinde ekonomi biliminin kuralları çalışır, onun üzerindeki her olay bir gölgedir” demesine karşı İbni Haldun “çözülen ve ölen her şeyde aynı zamanda “doğuş-doğma-varoluş” vardır demektedir.  İbni Haldun burada bir evrim ve tez-antitez ilişkisini ifade etmektedir. Bir varlık, doğması halinde diyalektik olarak kendi antitezi olan ölümü de içinde taşır. Haldun, Marx’ın temel olarak kabul etmediği kültür, hars gibi kavramların yani insan yaşamının da, ekonomik yapılar da dahil olmak üzere önemini vurgulamış olmaktadır.

Bir başka açıdan bakıldığı takdirde İbni Haldun Karl Marx tarafından geliştirilen “tarihi determinizm” yaklaşımlarını sanki Marx’tan sonra yaşamışçasına kendi düşünce sistemi içerisinde barındırmaktadır.

İbni Haldun’un üç dönem teorisinin temel nedenlerinin Marxist anlayışla çözümlenmesinin tarihi determinizm gerçeğini ortadan kaldırmadığını tespit etmemiz zaruridir. Tarihi determinizm, üretim modunun (Mode of Production) yani bir toplumun ekonomik alt yapısının üst yapı (değişim/ property relations) ilişkilerini ve üst yapıyı şekillendirmesidir (3).

Marx için dinsel, etik, estetik, siyasal, dil ve entelektüel gerçekler sadece ekonomik nedenlerin ürünleri olabilir (4).

İbni Haldun ise “bir devlet egemenlik kurulurken de, devlet ve egemenliği ayakta tutma, güçlü kılma çabaları gösterilirken de, temel amaç, ekonomiktir demektedir (5.I).

Ziya Gökalp’in görüşleri de İbni Haldun’un görüşlerine benzemektedir. Gökalp’e göre bütün olayların özünde ekonomik faktör temeldir. Diğer bütün olgular ikincil faktörlerdir (5.II).

Ziya Gökalp’in eklediği unsur alt yapı değişiminin üst yapının değişmesini ateşlediği ve kendine has yeni bir üst yapı yarattığı gerçeğinin yanı sıra İbni Haldun’a katılarak üst yapının değişimiyle alt yapının da etkileneceğini vurgulamış olmasıdır; ama bu görüş devlet kurma-durgunluk-yıkılış dönemlerini oluşturan temel faktörün alt yapı olmasının gücünü düşürmemektedir.

Ziya Gökalp alt yapının değiştirilmesinin temel olduğunu vurgularken 1- ağır sanayi yatırımları yapmayı 2– ülkenin elektrifikasyonunun arttırılmasını ve en önemlisi 3- “Devlet Kapitalizmi” sistemini Etatism adı ile önermiştir. Bu öneri ile Gökalp üretim modunun değiştirilmesi gereğini vurgulamıştır. Lenin’in sadece NEP(Yeni Ekonomi Politikası)  döneminde   uygulamak istediği ve  Sosyalizme  geçiş aşamasında  önemli bir “geçici kademe” olarak telakki ettiği devlet kapitalizmini Ziya Gökalp “özel mülkiyet ile birlikte sosyal mülkiyet de olmalıdır” diyerek Türkiye için kalıcı bir sistem olarak  önermektedir (6).

Etatism ile Gökalp temelde üretim modunun bir devrim biçiminde dönüştürülmesini öngörmüştür. Esasen gelişmeler ve gerçekler incelendiğinde  Gökalp’ın devletçiliği, Türkiye’nin bugünkü varlığının temelini oluşturmuştur.

Toplum hayatında durgunluk ya da hareketsizlik olamaz. Toplum bir bakıma yaşayan bir organizmadır. Gelişir ya da çözülür. Bu dinamik oluşun etkisi ile bir hücrenin gelişimi ya da çözülmesi anında organizmanın diğer hücreleri de etkilenir. Çünkü organizma bir bütündür. Bu bütünlüğü etkileyecek her hangi bir “etken” o organizmanın (toplumun) dengesini sarsar ve toplumu yeni bir dengeye kavuşana kadar değişikliklere uğratır. Eğer eski halden yeni hale devrimci bir hareketle ulaşılmışsa bu hareket,  içinde var olan diyalektik (tez-antitez) dilemma(ikilem) gereği, karşı çıkılan anti-düzenin yandaşlarının (yani Karşı-Devrimcilerin) da faaliyete geçirilmesine neden olur. Toplumu oluşturan alt yapı yani mode of production (üretim ilişkileri) hızla ve kökünden değiştirilmemişse üst yapı (property relations) yani hukuk ve sosyo-psikolojik yapı büyük bir olasılıkla değişme sürecinde dayanıksızlıkla malul kalacaktır.

Feodal alt yapı, üretimde ve ekonomik faaliyetlerin temelinde emek-ücret ilişkisine ve üretim birimlerinin piyasada teşekkül edecek fiyata bağlı kar/zarar kuralına uygun olması şeklinde değişmemişse, üst yapının normları devrim öncesinden farklı bir yeni üst yapıya dönüşemeyecektir. Bu durumda Türkiye örneğinde olduğu gibi millet kavramının yerine cemaat ilişkisi, bilim ve akıl yerine ayet ve doğmaların hâkimiyeti, bilim adamlarının görüşleri yerine ulemanın fetvaları yerinde kalarak etkinliğini sürdürecektir.

Tarımda kapitalistleşmeye gitmek gereklidir; yani, işletme bazında arazi sahipliği optimal büyüklükte olmalı, ürün fiyatları serbest piyasa ekonomisi kurallarına göre belirlenmeli, tarım işletmecisinin istihdam ettiği emek sahipleri (köylü) ücret karşılığı çalışmalı ve işletici işletme bazında kar maksimizasyonunu amaçlamalıdır.

Üretimde rasyonelliğin, verimliliğin ve karlılığın sağlanamadığı, işçi-işveren ilişkisinin kurulamadığı çalışan emekçilerin feodal lordlara (toprak ağalarına) bağımlı olması sonucunu doğurmaktadır. Ağa, hem koruyucu hem çalıştırıcı hem de emekçilerin kişisel yaşantılarında söz sahibi kişidir. Bu ve buna benzer özellikler eski zamanların kölelik sistemini andırmaktadır.

Kısaca toprak rejiminin kapitalistleşmesi, çağdaş bir toprak rejiminin ihdası, ve ona bağlı olarak üst yapının değişmesi ile üst yapıda  “gerici-dinci” söylemleri, ulema fetvaları yerine çağdaş bir üst yapının var olmasını güçlendirecektir

Bireylerin serbest iradelerini kullanma imkan ve becerisini kazanması ve bu tarzda irade belirtmesi, yani kuvvetin, kudretin, egemenliğin ve yönetimin halkın elinde bulunması halka dayalı demokrasi demektir. Cumhuriyet yönetiminin varlık temel ilkesi olan ‘’demokrasi’’, devlet yöneticilerinin halkın serbest iradesiyle ve kimsenin baskısı altında olmaksızın seçilmesini gerekli kılar ki böylece demokrasinin halka dayanması sağlanabilir. Bu olgunun temelinde hiçbir örgüt, hiçbir sınıf, hiçbir cemaatin halkın bağımsız tercihlerini gasp etmesinin kabul edilemez olması yatar.

O halde devrimcilerin hedefi her zaman alt yapının kesinlikle çağdaş üretim tarzına (mode) dönüştürülmesi olmak zorundadır (7). Örneğin Türkiye’deki tarımsal üretim tarzı emek-ücret ilişkisine, yani kapitalist biçime dönüştürülmesi yönünde rasyonel bir değişim sağlanamadığı için üst yapıdaki devrimlere rağmen Karşı-Devrimcilerin Ancien Régimee (**) dönüş olanakları devam etmekte ve bu geriye dönüş kaçınılmaz olmakta ve Karşı-Devrimcilerin başarıları engellenememektedir.

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun çağdaş uygarlık düzeyine çıkarılması için iki engeli aşmak zorundaydı. Birincisi padişah-halife sisteminin Rönesans ile değişmiş insanlık düşünce sisteminin farkında olmayan kişilerce yönetilmesinin yok edilmesiydi. .  İkincisi ise imparatorluğun feodal tarımsal üretim biçimi, kapitülasyonlar, dış borç yükü ve sanayi tesislerin olmayışıyla  ölüme mahkum bir durumdan kurtarılmasıydı.

Gerçekten de Türkiye’de 1913 yılında 252, 1915 yılında ise 264 adet sanayi tesisi vardır. En büyük grup olan gıda ve tütün grubunda mevcut 264 fabrikanın % 12’si değirmenlerdir. İkinci önemli grup dokuma sanayidir, ama sanayi imalat değeri son derece küçüktür; bütün bu müesseselerin % 55’i İstanbul’da bulunmaktadır(8). Sanayi olmamasının en belirgin göstergesi ülkede çıkarılan madenlerin % 100’e yakın miktarının ihraç edilmesinden de anlaşılmaktadır (9).

Atatürk, bu durum karşısında daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce Lozan Antlaşması müzakerelerinin kesilmesi üzerine İzmir İktisat Kongresi’nde (10)  durumun önemine vurgu yaparak kuracağı cumhuriyetin temel amaçlarının yani sanayileşmenin, yol ve yöntemlerini tespit etmek ve bunlara ulaşmanın yollarını bulmak için bu Kongreyi yaptığını söylemiştir. Tıpkı Erzurum Kongresi’ndeki Misak-ı Milli’ye vurgulama yaptığı gibi buna benzer İktisad-ı Milli esaslarını deklare etmek için topladığı İzmir kongresinde de Milli İktisat kurallarını tespit etmiştir(11).

Ülkenin iktisadi gelişimini sağlamak üzere Atatürk kongreyi açılış konuşmasında şunu söylemekteydi: “Mazide devlet ve hükümet, ecnebi sermayesinin jandarmalarıydılar, başka bir şey yapmamışlardır… Burasını esir ülkesi yaptırmayız… İstiklal-i tam için şu düstur var; hâkimiyet-i milliye, hâkimiyet-i iktisadiye ile tarsin (sağlamlaştırılmalı) edilmelidir…” (12)

Osmanlı’dan devralınan durum, Rus Çarlık rejiminin devrilmesi ile iktidarı alan Lenin ve diğer arkadaşlarının 1917’de karşılaştıkları duruma benziyordu.

1917 devrimiyle iktidara gelen Lenin’in Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkisiyle perişan hale gelmiş Rusya’nın durumunu nasıl düzelteceğine ilişkin elinde Marx’tan gelen bir reçete olmadığından derin bir sorunla karşılaşmıştır. Diğer bir deyişle, Marxist bir ihtilal ile Sovyetler Birliği rejimini kurmak isteyen Leninist hareketin dayanacağı Marxist bir teori mevcut değildi (13).

Marx kapitalizmin yıkıldığı aşamaya gelindiğinde ülkenin yapısının nasıl olacağı ve bu yapıya ulaşılabilmesi için neler yapılması gerektiğini ayrıntılı olarak  belirtmemiştir; yalnız kapitalist yapılanmada “ üretimin bilinçli bir düzenlemeye dayanmadığını” vurgulamıştır. Gelecek ekonomik sistemin ne olacağı hakkında sadece “geleceğin ekonomisi planlı bir ekonomi olacaktır” demiştir(14).

1921 yılına gelindiğinde Sovyetler Birliği, sosyal ve ekonomik durumda,  devrimin sonuçlarının yok olmasına doğru yol alındığını gördüğü zaman devletin kapitalist olarak piyasaya girmesi anlayışını ele alarak Yeni Ekonomik Politika (NEP) uygulamasına geçmiştir. Diğer bir deyişle devlet kapitalizmi yürürlüğe konularak ortaya çıkan ekonomik krizin önlenmesine çaba sarf edilmiştir. Gerçekten de dönem sonunda, SSCB, Birinci Dünya savaşı sonrasının yıkıntısından kendini kurtaracak üretim düzeyine ulaşmıştır.

Yeni Ekonomik Politika’nın (NEP) temelinde tarımsal çöküşün durdurulması, bunun için kapitalist üretim biçiminin korunması yatmaktadır. Ayrıca küçük ve orta büyüklükteki firmaların varlığı kabul edilmiştir. Aslında Lenin bir makalesinde(Tax in Kind) daha 1918 yılında “tarımda kapitalizmin gelişmesinin üstüne kilit vurmak, akla uymayan bir yaklaşımdır” diye söylemiştir. Bu görüşünü Yeni Ekonomik Politika döneminde korumuş, tarımdaki bu kapitalizmin “devlet kapitalizmi” yönüne doğru gelişmesini yeni bir unsur olarak öngörmüştür (15).

Lenin’e göre devlet kapitalizmi döneminde piyasa mekanizması ekonomik yönetimde etkinliğini muhafaza edecektir.  Lenin’in buradaki düşüncesi ideolojik yani Karl Marx’ın öngördüğü sisteme ulaşmak için dönemsel bir geriye çekilme idi. Kısaca devlet kapitalizmi sistemi geçici bir aşama idi.

Yukarda belirttiğimiz üzere, Ziya Gökalp’e göre, “Türkler, hürriyeti sevdikleri için komünist olamazlar. Fakat eşitliği sevdiklerinden dolayı da kapitalist olamazlar(16) söylemi ile istediği Devlet Kapitalizmi bir karma ekonomi modeli olarak 1935 yılında “Devletçilik” ilkesi olarak Anayasamıza girmiştir.

Buna benzer  bir sistem uluslararası   platformda sadece Tito’nun Yugoslavya’sında  kısa bir süre uygulanmıştır.

1930 yılında Türkiye’de “Devletçilik” ilkesi yürürlüğe girdiğinde Sovyetler Birliğinde başka bir ekonomik sistem uygulanmaktaydı. Türkiye’de uygulanan sistemin en önemli farkı kaynak dağılımında (statik etkinlik) ve kaynak kullanımında (dinamik etkinlik) kıtlık (nedret) “scarcity” fiyatlarının egemen kalması prensibinin ülkenin  ekonomi anlayışında muhafaza edilmiş olmasıdır.  Bu gerçek son derece önemlidir. Ekonomik sistemlerin özünü fiyat oluşumu belirler. Ekonomide planlama faaliyetinin etkisinin azaltılmasına kadar Türkiye’deki devletçilikte piyasa mekanizması (kapitalizm) muhafaza edilmiş sadece devletin alt yapı yatırımları yapması, özel sektörün girmek istemediği veya özel sektörün gücünün yetmediği ve yetemeyeceği alanlarda yatırım yapması ya da özellik arz eden sanayi yatırımlarının devletin öncülüğünde yapılması esas alınmıştır.

Diğer bir deyişle tüketici tercihleri ve plancı tercihleri birlikte var edilmiş ama temelde piyasayı yöneten ve yönlendiren fiyat mekanizması temel olarak kalmıştır. Yani kapitalizm özünde korunmuş, işleyişinde ve kaynakların etkin kullanımının sağlanmasında, kalkınma ve bağımsızlık amacını gerçekleştirmek için plancı tercihlerine de yer verilmiştir. Plancı tercihleri,  sanayi üretim hacmini arttırmak, bölgeler arası farklılıkları asgariye indirmek ve özel sektörün kar amacı yanında kamu sektörünün ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine erişme hedefinin elde edilebilmesi için, uluslararası rekabete yönelik sanayi yatırımları yapmak amacıyla kullanılmıştır.

XXX

Dünya ülkelerinin son buhrandan sonra ekonomik durumları göz önüne alındığında, 2008 yılından beri genel iktisat politikalarında yeni tahlillerin ve gelişmelerin oluştuğunu görmekteyiz. 2010 senesinin sonunda ülkelerin karşı karşıya olduğu krizin çözülemediği anlaşılmıştır. Bu nedenle kapitalizmden (serbest piyasa ekonomisi) uzaklaşma ihtimalleri belirmektedir. Borsa-Faiz anlayışının yerini Keynesian Teori almaya başlamış, Milton Friedman’ın monetary politikasının iflas ettiği giderek bütün dünya ülkeleri tarafından kabul görmeye başlamıştır. İşsizlik;İrlanda’da %18’e, Fransa’da  %13,5’e ve Almanya’da %11’e çıkmış bulunmaktadır.

OECD Raporu’na göre Euro Bölgesi’nde ortalama yıllık büyüme hızı %2’yi aşamayacaktır ve rapora göre bu rakamlar istihdam ve üretim için istenilen bir düzey değildir. Çözüm olarak,  dünya ekonomisinin kamu teşebbüslerine öncelik vereceği ve bu kamu kurumları tarafından ekonominin ağırlıkla ele alınacağı bir duruma girilmektedir. Üretimin ve ihracatın artırılabilmesi için yani milli gelirin yükseltilebilmesi için kamu yatırım ve fonksiyonları artmak zorundadır.

Aslında başkan Obama da iktidarın ilk günlerinde krizden çıkmak için kamu yatırımlarının arttırılacağını deklare etmiş ama kapitalist üst yapılanmanın egemen güçlerinin tepkisiyle bu söylemlerini tekrar edememiştir. Burada önemli olan, bu üst yapılanmanın ekonomik varlığının gücünün büyüklüğünden çok Obama’yı siyasal iktidara taşıyan bu gücün onu iktidardan dahi alabileceği olasılığı karşısında onun üst yapıya biat etme zorunluluğudur. Üst yapılanmanın yıllardır Milton Friedman’ın para politikalarının uygulanmasıyla oluşan kârlılıklarının devamının  sürdürülebilmesi için para arzı arttırılmakta ve bu yol ile toplam talebin artacağı varsayılmaktadır. Gerçekten de Aralık 2010 tarihinde Obama 858 milyar dolar tutarında parayı piyasaya arz etmeyi öngören yasayı imzalamıştır. Para arzıyla toplam (aggregate) talebi arttırması öngörülen bu meblağın kaynakları ise topluma daha önce sağlanan sosyal güvenlik, emeklilik, sağlık gibi hizmetlere harcanan paraların kısıtlanması olarak öngörülmektedir. Bu ise,  tüketicilerin harcamaları (talepleri) kendi sağlık ve güvencelerini emniyet altına almaya kayacağı için kapitalist üretime olan mal ve hizmet taleplerinin kısıtlanması anlamına gelecektir. Bunun kesin sonucu sistemin krizin devamı nedeniyle çökmesinin engellenemeyeceğidir.

Karl Marx kapitalizmin çöküşünün temel nedeni olarak toplam talepteki düşmenin karşılanamayacağını belirtmiştir (17). Keynes’in Marx’tan devşirdiği ana temaya göre de daralan talebin arttırılması için kamu kaynakları, direk kamu teşebbüsleri olarak ya da hükümet programları olarak yatırım faaliyetlerine yöneltilmelidir.

Bu buhranlar içindeki sistem göz önüne alınıp Çin örneği düşünülecek olursa İbni Haldun’un dediği gibi “durgunluk-yıkılış dönemi” kaçınılmaz olarak “başka bir dinamik toplum”un üstünlüğünü gündeme getirecek ve bu ise zamanla yerel savaşları, örneğin Kore savaşını hatırlatacaktır. 1929 İktisadi Krizi’nde karşılaşılan buhranın çözümü Roosevelt’in “New Deal” programı ile yeterli derecede ortadan kaldırılamamış, talep gerekliliği 2. Dünya Savaşı’ndan sonra devam etmiştir; ancak Kore Savaşı ile buhrandan uzaklaşılmıştır.

Günümüzdeki buhran 1929 buhranından daha olumsuz etkiler yapmaktadır.  Bu dünya ekonomik krizinin ölümcül sonucunun en azından geciktirilmesi ve İkinci Dünya Savaşı ya da Kore Savaşı, Afganistan, Irak savaşları gibi yerel ya da küresel savaş risklerinin azaltılması için tek bir önemli sonuç çıkmaktadır. O da zamanında Atatürk ile Roosevelt’in uyguladığı ve Marx-Keynes-Gökalp önerisi olan fiyat mekanizmasının muhafazası ile birlikte özel sektörün yanı başında devletin yatırım konularında kapitalist olma hüviyetini yüklenmesi güncel duruma gelmiştir.

Devlet kapitalizmi anlayışındaki temel olgu Devlet unsurunun kapitalist (serbest piyasa ekonomisi) sistem içinde yerini almasıdır. Daha önceki bir makalemizde (18) belirttiğimiz gibi bir toplumda üretim ve değişim koşullarının temelinde fiyat mekanizması hâkim ise o kapitalist bir toplumdur.

Sovyetler Birliği’nde uygulan Devlet kapitalizm sistemi ile Türkiye’de yıllarca uygulanan sistem arasındaki farklar çok büyüktür. Orada 1925 yılından itibaren toplum yapısının özünde “kumanda ekonomisi” kuralları geçerlidir. Yani üretim faktörlerinin ve üretilen ürünlerin piyasadaki değerlendirmeleri Planlama yoluyla yapılmaktadır. Türkiye’de ise, değişim (Exchange) değerleri arz ve talep seyrince belirlenen kıtlık (scarcity) fiyatları şeklinde oluşmaktadır.(19)

Kapitalist ülkelerde uygulanan sistemin özünde piyasada teşekkül eden fiyatları doğuran araç yani “piyasa mekanizmasını oluşturan olgu “Tüketici Tercihleri”dir. Oysaki kumanda ekonomisinde “plancı tercihleri” esastır.

Türkiye’de de plancı tercihleri kullanılmıştır. Ama kullanılan plancı tercihlerinin kapsamı ve derinliği, sadece devlet yatırımlarının ve yetersiz özel sektör yatırım fonlarının Plancılar tarafından kalkınma “hedef” ine doğru ulaşabilmek için yönlendirici olmasıyla sınırlı kalmıştır.

Türkiye’deki devletçilik meselesini ekonomi bilimi açısından gözden geçirmek lazımdır. “Devletçilik” ilkesi, günümüzde ne devletçilik taraftarlarının ne de karşıtlarının gerçek anlamı etrafında birleşemedikleri düşünceler olduğu için konunun karışıklığını ekonomi bilimi verilerine göre ele almak gerekir. Zira hem Devletçilik hem de halka dayalı demokrasi ilkesi ülkemizin bugünkü durumuna göre en çok tahrip edilen ilkelerdir.

Türkiye, rejiminin uygulayacağı ekonomik sistem olarak Devletçilik oluşumunu başlatmış ve Atatürk’ün ölümüne kadar yürütülen sanayi ve diğer altyapı faaliyetleri ile desteklenen bu sistem kanalıyla toplum yapısının temellerinin değiştirilmesi amaçlanmıştır.

Ancak, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yaratılan özel ve devlet sınaî yatırımları, toprak rejiminde süregelen feodal/yarı feodal yapı varlığını koruduğu için üst yapının (property relations)  gelişmesini tam olarak sağlayamamış ve mülkiyet ilişkilerinin çağdaşlaşmasını gerçekleştirememiştir.

Daha sonraki dönemlerde de Türkiye’de fiili olarak plancı tercihlerinin ortadan kaldırılması ve ekonomik yapıdaki kamu sınai tesislerinin yabancı sermayeye kaydırılması ayrıca toprakta kapitalist üretim modu kurulamadığı için ülkenin kalkınması bir bütün olarak durağanlıktan kurtarılamamıştır. Bu ise çağdaş uygarlık düzeyine çıkma hedefinin zımni olarak terk edilmesine neden olmuş, diğer bir deyişle, İbni Haldun, Karl Marx ve Ziya Gökalp’in deyimleriyle, toplumun tarihi determinizm çizgisi üzerinden gelişmesinin adeta zorla durdurulması anlamına gelmiştir.  Ekonomik gelişmenin “sıcak para” akışı ile sağlanması gibi  yanlış bir yaklaşımın uygulanması  ülke kaynaklarının gereği kadar etkin kullanılmasına ( efficient resource allocation) engel  olmuştur. Esasen  ülke ekonomisinde etkin kaynak dağılımı sağlanamazsa etkin ve dinamik bir kalkınma da başarılamaz.

Tarımda gerekli gelişmelerin sağlanamaması, üretim modunda hala toprak devrimi yapılmaması, tarım sektöründe kapitalistleşme yoluyla emek-ücret ilişkisinin kurulamamış olması, kırsal alanlardan kentlere göç hareketini hızlandırmış, kentsel alanlarda ‘varoşlar’ oluşmuştur. Bu yapay kentleşme, üst yapıdaki gerekli sosyal gelişimi (property relations) sağlamayarak çağdaş bilim ve akıl yolunda ilerlemenin durmasına neden olmuş, bu ise karşı devrim taraftarlarının varlığını güçlendirmiştir.

Dini dogmalar ve ulema fetvalarının insanlarda yarattığı yapısal sınırlamaların toplum yapısını titrettiği günümüzde, bağımsızlık, ülke bütünlüğünün korunması, akıl ve bilimin en üst değer olduğu Atatürk Düşünce Sistemi’nin can damarı olan Devletçilik yoluyla, gerilemiş olan sınaî yapılanma canlandırılabilir ve Laiklik ilkesinin korunmasıyla da  Ancien Règime’e dönüş ve  eskinin restorasyonu çabalamaları engellenebilir. Şu anki işsizlik, dış borç, ekonominin sürdürülebilmesi ve sosyal ihtiyaçların giderilmesine katkı payı elde edilmesi için ülke varlıklarının (maden, enerji, ulaşım, iletişim, toprak ve su kaynaklarının) yabancı sermayeye devredilmesi şeklinde uygulanan ekonomik politikaların ülke yararına değiştirilmesi, bu değişimi sağlamak için de Devletçilik ilkesinin kullanılması gereklidir. Dünyadaki ekonomik buhranın var olduğu bu dönemde Atatürk döneminden planlı ekonominin etkinliğinin sonlanmasına kadar yapılan tesislerin, ulaşım ve iletişim sektörlerindeki kuruluşların hatta verimli toprak bölgelerindeki arazilerin yabancı sermayeye açılması gibi faktörler karma ekonominin dayandığı devletçilik uygulamasıyla elde edilmiş birikimlerin yok edilmesi sonucunu doğurmuş ve Türkiye’nin bugünkü duruma gelmesinde önemli rol oynamıştır.

Bu açıdan bakıldığı zaman devrimcilerin temel görevi iktisadi yapının çağdaşlaşması mücadelesini verip vermeyeceklerine bağlıdır. Bu görev yerine hiçbir fonksiyonu ve anlamı olmayan konuların kabul veya reddedilmesi olaylarıyla uğraş vermek sadece zaman kaybı olacaktır. Sorun çağdaş uygarlığa ulaşılmasını hızlandıran veya duraklatan kişi veya kuruluş tercihleri değil ekonomi biliminin göstergelerine uyulup uyulmayacağının tartışılması sorunudur. Hiç unutulmamalıdır ki Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünün temel nedeni olan toprak-tarım olayının köstekleyiciliği hala devam etmektedir. Ülkenin toprak bütünlüğü, tam bağımsızlığı ve bireylerinin bilim ve akla dayalı olarak yaşadığı bir toplum haline gelmesinin anahtarı, “Ancien Règime”e geri dönmek değil Ancien Règime’in dayandığı üretim biçimini (mode of production) değiştirmekte yatar. Aksi takdirde günümüzde İbni Haldun’un “3üncü dönem”ini yaşayan ülkemiz, daha “dinamik” bir oluşum tarafından risk altında tutulmaya devam edecektir.

= = = = = = = = = = = = = = = = = = = = = 

 (*)Çiftçilerin zenginliği bütün ülkede daha fazla istihdam ve tüm endüstri alanlarındaki işçiler ve işadamları için daha fazla zenginlik demektir”.  Franklin D. Roosevelt

(**)Ancien Régime (Eski Rejim): Avrupa'da Rönesans, reformasyon hareketleri ve coğrafi keşifler ile yıkılmış bulunan Ortaçağ düzeninden Büyük Fransız Devrimi'ne kadar olan dönem. Otokrasi, monarşi ve din unsurlarını içeren eski rejim, 18. yüzyılın sonlarına doğru milliyetçilik, demokrasi ve liberalizmin etkisiyle ortadan kalkmış, yerini çağdaş dünyaya bırakmıştır.  

(1) İbni Haldun, Mukaddime, Onur Yayınları, Ankara, Nisan 1977, (Çeviren: Turan Dursun) 

(2) a.g.e. 23–28 

(3) Zira Marx’ta doğru olan temel üretim modunun (mode of production) üst yapı ilişkilerini (property relations) değiştirmesidir. Marx şöyle demektedir: (Karl Marx, Capital, Cilt III, Moskova 1952).

"We have seen that the capitalist process of production is a historically determined form of the social process of production in general. The latter is as much a production process of material conditions of human life as a process taking place under specific historical and economic production relations, producing and reproducing these production relations themselves, and thereby also the bearers of this process, their material conditions of existence and their mutual relations, i.e., their particular socio-economic form. For the aggregate of these relations, in which the agents of this production stand with respect to Nature and to one another, and in which they produce, is precisely society, considered from the standpoint of its economic structure. Like all its predecessors, the capitalist process of production proceeds under definite material conditions, which are, however, simultaneously the bearers of definite social relations entered into by individuals in the process of reproducing their life. Those conditions, like these relations, are on the one hand prerequisites, on the other hand results and creations of the capitalist process of production; they are produced and reproduced by it". Bölüm 48, Sh.798

“Like that of all other forms of property corresponding to a certain mode of production, is that the mode of production itself is a transient historical necessity, and this includes the relations of production and exchange which, stems from it." , Bölüm 37 Sh: 608. 

(4) For Marx all social facts other than the economic facts are epi-phenomena… For Marx, only economic facts are genuine realities. The rest are neither realities nor phenomena, but simply the products and shadows of economic facts. Ziya Gökalp, Turkish Nationalism and Western Civilization,1959, Greenwood press, USA, Syf:60,61-derleyen ve çeviren Niyazi Berkes

(5) I. İbni Haldun, a.g.e. 30-31

(5) II. The needs of a nation do not consist only of those spiritual needs that give riseto religion, morality, art and language. There are also material needs that give rise to what we call economic activities… which are the bases of other social activities. Ziya  Gökalp, a.g.e. 309

(6) As Turks love freedom and independence, they cannot be communists. But as they love equality they cannot be individualists… However, private wealth which does not serve social solidarity cannot be regarded as legitimate. Gökalp a.g.e. 306-312 

(7) “The process of production is a historically determined form of the social process of production in general. The latter is as much a production process of material conditions of human life as a process taking place under specific historical and economic production relations themselves, and thereby also the bearers of this process, their material conditions of existence and their mutual relations, i.e., their particular socio-economic form.” Marx, a.g.e. Sh: 798

(8) 1915 yılı sanayi müesseseleri sayısı ve bunların müesseslere oranla yüzdeleri:

G

R

U

P

 

N

O

 

 

SANAYİ NEV’İ

 

 

Asli Müessese Sayısı

 

 

Asli Ve Tali Müessese Sayısı

 

Tüme Oranla Yüzdesi

Asli Müessese

Tali

Müessese

1

2

3

4

5

6

7

Gıda Sanayi

Toprak Sanayi

Deri Sanayii

Ağaç Sanayi

Dokuma Sanayii

Kırtasiye Sanayi

Kimya Sanayi

75

17

13

24

73

51

11

 

264

78

21

13

24

78

55

13

 

282

28,6

6,4

4,9

9,0

27,5

19,4

4,1

 

99,9

27,7

7,5

4,6

8,5

27,7

19,6

3,3

 

99,9

 

 

Gündüz Ökçün, Osmanlı Sanayii 1913–1915 Yılları Sanayi İstatiki, SBF Yayını, Ankara 1970,Sh:13

 

(9) 20. yüzyıl Başlarında Osmanlı’da Maden Üretim ve İhraç Miktar ve Oranları:

 

MADEN TÜRÜ

TOPLAM ÜRETİM

İHRAÇ MİKTARI

İHRAÇ ORANI %

KROM

17.028.263

17.028.263

100

ZIMPARA

27.657.335

27.657.335

100

SİMLİ KURŞUN

195.000

195.000

100

MANGANEZ

8.815.561

8.815.561

100

DEMİRLİ PİRİT

156.360.280

156.360.280

100

ANTİMUAN

374.069

374.069

100

ÇİNKO

14.128.111

14.128.111

100

ÇİNKOLU SİMLİ KURŞUN

222.210

217.210

97,74

HAM BORASİT

11.352.171

11.351.171

99,99

CIVA

78.864

75.461

96,17

ARSENİK

27.615

4.571

17,2

HAM BAKIR

560.000

560.000

100

KÜLÇE SİMLİKURŞUN

12.355.714

12.346.802

99,92

ZİFT

7.770.465

5.181.336

66,67

HALİS BAKIR

246.112

0

0

PETROL

28.000

0

0

LİNYİT

42.782.349

0

0

MADEN KÖMÜRÜ

726.596.760

188.538.750

25,94

MADEN KÖMÜRÜ TOZU

38.327.950

15.845.850

41,34

 

Gündüz Ökçün, XX. Yüzyıl Başlarında Osmanlı Maden Üretiminde Türk, Azınlık ve Yabancı Payları, Abadan’a Armağan,  SBF Yayını, Ankara 1969,Sh: 880

(10) Gündüz Ökçün-Türkiye İktisat Kongresi 1923-Ankara-1968

 

(11) Gündüz Ökçün a.g.e, Sh: 387 

(12) A.g.e Sh: 243-256 

(13) Karl Marx’ın ilk temel eseri olan Economic and Philosophical Manuscripts’nde Marx, insanların kapitalist bir düzende nasıl commodity (emtia) haline geldiğini irdelemiş ve insanın bu duruma düşmesinin nedenlerini açıklamıştır ve ikinci temel eseri Kapital’de ise kapitalizmin yıkılışını ve toplumların sosyalist aşamaya geçeceklerini belirten analizler yapmıştır.(Karl Marx, Economic and Philosophical Manuscripts T.B Bottomore, Karl Marx Early Writings Londra 1963)

(14)  George N. Halm, EconomicSystems, New York, 1960, Syf: 152,161 G.N. Halm, Marx’ın sosyalizmde iktisadi düzen hakkında söylediklerini belirttiği kaynak için bknz: Letters, to Kugelmann, New York, International Publishers, 1934, Sh:74 

(15) V.I. Lenin, Selected Works 3. Cilt, Moskova,1961 Sh: 648-648Lenin şöyle demiştir: The whole problem- both theoretical and practical- is to find the correct methods of directing the inevitable (to a certain degree and for a certain time) development of capitalism into the channels of state capitalism; to determine what conditions to hedge it round with, how to ensure the transformation of state capitalism into socialism in the near future.

(16) Gokalp, a.g.e.306-312

(17)  Üretim modu kapitalist olan toplumlarda üretimin amacı arti değerin kapitalistlerin elinde toplanmasidir. Çalışan kesimin yarattığı değerden daha düşük bir ücretle çalışması (ve aradaki farkın kapitalistlere intikal etmesinden dolayı) kapitalistlerin arz ettikleri mal ve hizmetlere genel talebin düşmesi sonucunda pazarda glut oluşacaktır.

Kısaca glut: In macroeconomics, a general glut is when supply exceeds demand, specifically, when there is more production in all fields of production in comparison with what resources are available to consume (purchase) said production. This exhibits itself in a general recession or deprssion with high and persistent underutilization of resources, notably unemployment idle factories. The Great depressions is often cited as an archetypal example of a general glut

(18) http://www.urunlu.com/4-ekonomik-sistemler-acisindan-kalkinma-modelleri

(19)Günlük anlamıyla kıtlık fiyatı: Bir malın serbest rekabet sistemi içinde oluşan karaborsa değeridir denilebilir.

 

COŞKUN ÜRÜNLÜ
23.12.2010

 

 

 

 

Yorum Yaz | Makaleyi Yazdır