Mor Kaftanlı Selanik

YILMAZ KARAKOYUNLU'NUN "MOR KAFTANLI SELANİK"ROMANININ DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ  

 

"Mor rengi giysiyi giymiş olan onu asla çıkaramaz”
Theodora,Bizans İmparatoriçesi

  

Yılmaz Karakoyunlu, Türkiye Cumhuriyet tarihinde vuku bulan, sosyo – politik konuları roman tarzında irdelemeye devam ediyor. Her bir eserinde kullandığı roman isimlerinin hemen hemen hepsi eserin içeriğini saklayan ama temelde özünü nitelendiren tamlamalar halinde sunmaktadır. Bu son romanında da kullandığı isim tamlaması “Mor Kaftanlı Selanik”tir.

 

Bizans İmparatorluğu’nun tarihinde İmparatorluğu niteleyen önemli bir olgu vardır. O da İmparator ve İmparatoriçenin giydiği hükümdarlık öğesi olan kaftanlarının mor renkte olmasıdır. Rengin mor olması hükümdarlık erkinin simgesi olması ve bu rengin Bizans’ı sadece günlük olgu ve olaylar açısından temsil etmesi değil, Bizans’ın gideceği yönün ve alacağı yapının öğelerini yani geleceği yönetme erki olarak ta tanımlar. (1)

 

Yılmaz Karakoyunlu’nun mor renkli kaftan'ı Selanik’e giydirmiş olmasının temel nedeni de herhalde Bizans İmparatorluğunda hem Constantinople hem Thessaloniki’nin ikisinin de Eş-Başkent olmalarından ötürüdür. Yazar bu Eş-Başkent şehrin statüsünü referans olarak kullanmakta ve Constantinople’nin yanında Selanik’in de ortak hükmetme merkezi olduğunu vurgulamaktadır. Gerçekten de Selanik o dönem aydınlanmanın, kültür ve sanatın merkezi olurken, İstanbul idare merkeziydi.

 

Aslında Selanik, Bizans İmparatorluğuna olduğu kadar Osmanlı İmparatorluğu’na da eş - başkentlik yapmıştır. İstanbul halife – padişah tarafından yönetim merkezi olarak kullanılırken, onun eş - başkenti Selanik ise Osmanlı’nın hümanizm, aydınlanma, kültür ve Batı uygarlığının temellerinin atıldığı başkenti olmuştur.

 

Romanın amacı 1923 Lozan Antlaşmasına ek bir sözleşme ile oluşan Rumeli’deki Müslüman ahaliyle Anadolu’daki Hıristiyan Rum ahalinin mübadelesindeki olay ve olguları anlatmaktır. Yazar bu mübadelenin özünü şerh ederken, kullandığı “Selanik” tanımlanması ise Prof. Dr. Halil İnalcık'ın şu tanımına uygundur. İnalcık’ a göre Rumeli kavramı 1864 yılına gelindiğinde, coğrafi bir tabirden ibaretti ve Selanik eyaleti Rumeli tabiriyle değişmişti. (2)

 

Yazar mübadele olayını anlatırken, Osmanlı’nın çöküşünü, yani Rumelilerin Anadolu’ya geri dönme piyesinin son sahnesini anlatmaktadır.

 

Romandaki diğer özelliklerden biri de Atatürk, Venizelos ve İnönü gibi romanda kahramanlaştırılmış kişilere de yer verilmesidir. Bu yer verme ne var ki romanın bütünü içinde tali unsurlar olarak kalmıştır. Bu unsurlar kendi içinde mükemmellikle canlandırılmıştır ama bu noktadaki anlatım üslubu genel yapı içinde yabancı kalmıştır. Buna rağmen olguların mükemmel tasvirleri bu romanın ilgi çekici öğeleridir.

 

Ayrıca romanın kendi içeriğinin zaman zaman Ankara zaman zaman Atina ayrıntılarıyla anlatılmasıyla bir belgesel nitelik kazandırılmış olması Karakoyunlu’nun uyguladığı yeni bir yazım mekaniği olarak belirmektedir. Bu belgesel nitelik yazarın diğer romanlarından çok farklı yaklaşımın başarısını göstermektedir.

Ankara – Atina ayrıştırmasını oluşturan Rumların ve Türklerin yaşantılarının nasıl değiştiğini din ayrımına göre tek tek ele alınmasını sağlamıştır. Rumların yaşadıkları ortamda çektikleri acı ve ızdırapların onları nasıl etkilemişse hemen aynı psikolojik olgular Türk yerleşim yerlerinde de görülmektedir. Yerleşim birimindeki Yunan ve Türk kişilerin düğünleri, günlük faaliyetleri, ölümleri hepsi detaylı olarak Müslümanların-Hıristiyanların dinsel ve kültürel alışkanlıklarını belirtmektedir. Bu yol, gelişen romanın her bir sayfasının canlılığını oluşturmaktadır. Bu canlılığı oluştururken Karakoyunlu’nun betimlemedeki üstün ustalığı okuyucuyu sanki bir film seyrettiriyormuş gibi olayların içine alıyor. Müslüman ve Hıristiyan yerleşkelerinde Yazar, belgesel fotoğraf değil akıp giden dinamik bir film örneğini sergiliyor. Bu tarz anlatım okuyucuyu roman kahramanlarının yanında var olmasını gerçekleştiriyor ve bir bakıma roman kahramanlarıyla okuyucu aynılaştırılıyor. Bu anlatım tarzı farklı bir açıdan da sanki bir yazar olarak değil de orada mübadele kafilesindeki biriymiş gibi Karakoyunlu’nun ruhsal durumunu aşikar hale getiriyor.

 

Romanda gerek Atatürk’ü gerek Venizelos’u mübadele yapmaya itekleyen nedenler belirtilmemiştir. Ankara için temel neden herhalde Türklere 1831 Mora Ayaklanması’ndan bu yana yapılan zulmün genişletilmesinden oradaki Müslümanları kurtarmak amacıdır. Karakoyunlu’nun romanda ifade ettiği üzere, Atina’nın düşüncesindeki temel olgudan biri İzmir işgaliyle başlayan Yunan mezaliminden hesap sorma arzusuyla Müslümanların şiddet uygulayabilecekleri ihtimalini engellemektir. İkinci neden olarak da, Romanda belirtildiği üzere, Venizelos’un art niyetinde gizli olan şu düşünceyi oluşturan olguydu; Mübadele Sözleşmesinin kurallarından biri İstanbul’daki Rumların varlığı Ek- Sözleşme dışında bırakılmıştı. Venizelos şöyle buyuruyordu:

 

“İstanbul ticaretin tek ve tecrübeli şehri … Bu tecrübe sadece 120 bin Rum’un elinde …Şunu kafanıza iyice sokun : Yeni Cumhuriyetin iktisadiyatını Ankara değil Atina yönetecektir.”

 

XXX

 

Halil inalcık Türklerin Rumeli’ye geçişlerinin ilk perdesinin 1230 yıllarında Moğolların Türkmen aşiretlerinin batıya sürmekle başladığını şöyle belirtir:

 

 1230’larda Moğollar, Azerbaycan’da zengin Menaga, Arran ve Mugan otlaklıklarından Türkmen aşiretlerini batıya sürdüler… Uc Türkmenleri, Batı Anadolu’daki Bizans toprakları üstüne düştüler; Kısa zamanda bu bölge bir Türk yurdu oldu. İşte bu nüfus yığılımı, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşu ve sonra Balkanlara taşmasını açıklayan demografik olgudur.” (3)

 

Koçi Bey 1631 yılında Sultan 4. Murat ‘a sunduğu risalesinde bu ilk perdeyi şöyle anlatıyor: 

 

 “Anadolu tarafından bir miktar gazilerle Gelibolu’ya geçip Rumeli baştanbaşa küfür ve sapıklıkla dolu iken… bunca kaleler ve memleketler ele geçti… Osmanlı Devleti bir ulu devlet olmuş idi ki böylesine meğer İskender malik olmuş olan…” (4)

 

Ama Türklerin Avrupa’da yayılmaya devam etmesi, 1683 yılındaki Viyana bozgunuyla durmuştur. Türklerin bu geri çekilmesi tarihci yazar İsmail Habip Sevük'ün belirttiği gibi “Viyana'da başlayan çekilme Sakarya’da durdurulmuştur.”

 

Bu geri çekilmenin temel nedeni sadece Osmanlı Devleti’nin askeri (ordu) gücünün eriyip yok olmuş olması değil aynı zamanda Osmanlı Devletinin yönetiminde herhangi bir ciddi Batılılaşma düşünce gücünün olmamasıdır.

 

Osmanlı İmparatorluğunun padişahları Yavuz Sultan Selim ile başlayan ve Kanuni Sultan Süleyman süreciyle devam eden dönemde Batı’ daki uygarlığın temel nedeni karşısında Osmanlı’nın sessiz kalması ve yöneticilerin Batı uygarlığının bu temeline adeta küsmüş olmalarıdır; Batı uygarlığında gelişen hümanizm anlayışının Topkapı Sarayının kapısından içeri girememesidir.

  

Antik Yunan’da doğmuş olan hümanizm anlayışının temelinde amaç olarak kabul edilen husus, insanlar için hayatı daha iyi yapmak ve geleceğe daha iyi bir dünya bırakmayı hedeflemektir; dinsel olmayan yani seküler bir hayat ilkesi ve otorite karşısında insanın özgürleştirme çabasını sergiler; kaderin olgular üzerindeki etkisini reddeder. Hümanizmin, insanı yüceltmesi ve insan haklarının evrenselleştirilmesi örneğini sergilemesi bir anlamda dinsel kayıtların ve kısıtlamaların azaltılması veya kaldırılmasıdır.

 

XXX

 

Osmanlının Avrupa’dan geri çekilmesinin beraberinde getirdiği en önemli olgu bazı Osmanlı aydınları arasında örneğin; Mustafa Kemal Atatürk’te hümanizm, laiklik, demokrasi akımlarının taşınmasıdır. Kısaca Rumeli’den Batı Rönesans’ın temellerinin getirilmiş olmasıdır.

 

Rumeli, Jön Türk Hareketinin, İttihat Terakkinin, Harekat Ordusunun ve Batı uygarlığına yönelmiş laik ve demokratik Cumhuriyet Türkiye'sinin hümanizm ereğiyle yaratılıp devam ettirilmesini amaçlayan Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin A nadolu’ya aktarılmasını sağlamış olmasıdır.

 

Rumeli’den fışkıran bu anlayışı fark edip idrak eden ve bundan dehşet içinde kalan İmparatorluğun Başbakanı (Sadrazam) Kıbrıslı Kamil Paşa Selanik'in düşmesinden sonra İttihat Terakkicileri kastederek “Selanik gitti, onlar da defolup gider” (5) demekteydi. Burada Kamil Paşa'nın bu denli nefretini belirtmesine zorlayan olay daha doğrusu bir bakıma karşı çıkmasının ardındaki gerçek olgu 1789 Fransız İhtilali ile tüm Avrupayı sarmalayan düşünce sistemiydi; yani Kamil Paşa'nın Fransız İhtilali’nin özündeki hümanizm olgusunu müdrik olduğu aşikârdı. İngiliz İmparatorluğunun çok yakın dostu olan Kamil Paşa sistemin temelindeki hümanizmin gerçekleşebilmesi için nas yerine akıl, kul yerine vatandaş, tek hükümdarlık yerine parlamenter cumhuriyet, emperyalizmin esareti yerine sınırları belli bağımsız bir ülke ve insan haklarına saygının sürdüğü özgür insan yaratılması gerekliliğine inananların var olduğu bir ulusal devlete doğru  gidişatın ışıklarını görüyor olmalıydı.

 

Kamil Paşa'nın bu aydınlanma döneminin (*) öncülerinin yalnız Osmanlı sisteminin yıkılmasını değil aynı zamanda İmparatorluk düşüncesinin de ortadan kaldırılmasını sağlayabilecek gerekli donanıma sahip olduklarını bildiği aşikardı.

 

Bunu gerçekleştirecek örgüt de Rumeli'den Anadolu'ya yükselen diğer bir aydınlık ışığı olan İttihat Terakki Cemiyeti idi:

 

 “ Gerçektende … özellikle Selanik iyi bir öğretmendi ve bu insanlar bu şehirde … kolaylıkla dünyaya açılırlardı. Burada imparatorluk son muhteşem neslini yetiştiriyordu.’’(6)

 

XXX

 

Selanik’in gerçekten giydiği kaftan mor renkli kaftandı. Sanat, kültür ve insan haklarının temelini oluşturan felsefe Selanik’ti; şimdi de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını ve bu Cumhuriyet yapısının temellerinin Batının aydınlığına doğru uygun adımların atılmasını sağlayan bir kent haline gelmişti. Diğer bir deyişle Rumeli , aydınlanma dönemine girmek ve bu dönemi tamamladıktan sonra akıl dönemine girme adımını atabilme olanağını sağlamaya hazır bir kent olmuştu. Gerçekten de Selanik hem İttihat Terakki Cemiyeti’ni yaratmış hem de Batı Rönesans’ının özünü müdrik Mustafa Kemal Atatürk’ü medeniyet tarihine hediye etmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nun küllerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını sağlayan temel faktörlerden birisi İttihat Terakki’nin varlığıdır. İttihat Terakki hem padişaha hem de dış düşmanlara karşı milli mücadelenin savaşımını vermiştir.

 

İttihat Terakkinin yarattığı ikinci bir olgu da vardır; O da iktidarın el değiştirmesinin oy sandığıyla olmasıdır. İttihat terakkinin 1912 seçimlerinin kazanmasının nedeni oy sandığı tecrübesinin başarısının simgesidir. Patrona Halil İsyanı ( 1730 ) ve Kabakçı Mustafa İsyanı (1807)’nın temellerinde Osmanlı’nın aydınlanma dönemine girmek için yaptığı Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı gibi olaylara, silahla karşı gelerek “Şeriat isteriz” yaklaşımının uygulanması yerine, bir muhalefet partisi olarak İttihat Terakki oy sandığı olayını başarıyla uygulamıştır.

 

Ama ne var ki İttihat Terakki 1912 seçimiyle elde ettiği iktidarı sürdürememiş ve kaybetmiştir. Bunun temel nedeni Osmanlı Padişah – Halife sisteminden farklı bir felsefe, düşünce ya da idare biçiminden belli bir farklılık getirememiş olanların İttihat Terakkinin yönetiminde olmalarıdır. Bu yöneticilerin aydınlanma dönemini tesis etmek gibi bir anlayışları yoktu; onların temel düşüncesi Cemiyete gizli kabul törenin esaslarında görülebilir.

 

İttihat Terakkinin temelindeki olan faktörler şöyledir:

 

 “Devleti Osmaniyenin (Kanuni Esasi ) ahkamı dairesinde hakkı hakimiyeti ekber olan evlada intikal etmek üzere Ali Osman uhdesinde kalması ve umum efradı Osmaniyenin bila tefriki cins ve mezhep naili saadet ve hürriyet olması için ilanıhayettülömür çalışacağına ve duçarı felaket olan efradı cemiyete ve ailelerine muavenet eyleyeceğine ve cemiyetin mukarraratını tamamiyle ifa edeceğine ve şayet ihaneti tebeyün ederse cezayı idama razı olduğuna dair  din , vicdan ve namusuna ve Cenabı Hakkın ismi azametine bir eli mütedeyyin olduğu dinin kitabı mukaddesi ve diğer eli bir hançerle tabanca üzerine mevzu bulunduğu ve gözleri kapalı olduğu halde ahd ve kasem ettirilecektir.”(7)

 

Yukarda görüldüğü üzere ,

 

1-  Törende dini esaslar uygulanmakta ve eğer kişi Hıristiyan ise İncil'e eğer Müslüman ise Kuran'a el basması temel kurallardan biridir.

 

2- Osmanlı Devleti’nin anayasasına uygun olarak Osmanlı Hanedanının en büyük oğluna egemenlik hakkı geçmesi ikinci bir unsurdur. Yani İttihat Terakkiye göre Osmanlı sülalesi iktidarda kalacak padişah ve halifelik en büyük oğula kalacaktır. 

 

Yukarda görüldüğü üzere İttihat Terakkinin bu felsefesinde kısaca Batı anlayışına paralel hiçbir yenilik yoktur. Jön Türklerin çoğunluğu Paris kafelerinde Rus devrimcilerle birlikte kendi ülkelerinde halkın iktidara nasıl getirilebileceğini tartışırken, Osmanlılar “neden bu Rus devrimcileri Marx, Lenin vs. den konuşmaktadır. Çar’ı devirsinler iş biter” diye düşünmekteydiler. İttihat Terakki mensupları da padişah değişmeli iş biter düşüncesindeydiler. Ne bir sistem planı ne bir düşünce kırıntısı ne hümanizm ne milliyetçilik ne demokrasi ne de Cumhuriyet görüşü yoktur. Batı uygarlığına geçiş düşüncesi olmadığı gibi buna benzer bir teorik anlayış dahi yoktur.

 

Osmanlı İmparatorluğunun Batı uygarlığına varamamasının diğer temel sebeplerinden biri de halkın aydınlatılmadan yaşıyor bırakılması ve Batıdaki Rönesans’a benzer bilim ve akıl unsurlarının yaratılmaması ile aydınlanma döneminin akıl dönemine geçişi sağlayacak olan bilim ve felsefenin yaratılamamasıdır. Bu hususu Büyük Atatürk şöyle ifade etmektedir;

 

 “Bir gün elinde , bir Ortodoks papazın , çoban kılıklı küçük Bulgar çocuklarına ders verdiğini gösteren bir resimle geldi : ‘ Balkanların neden elden gittiğine doğru teşhisi (tanıyı) koydum : Ortodoks Papazları ‘ dedi ve anlattı:

 

‘ Bunlar Slav çocuklarına sadece dinlerini , okumayı – yazmayı öğretmiyorlar: Milliyetlerini kökenlerini anlatıyorlar… Halkın arasında ve başındalar … Bir kaynaktan ilham almışçasına nasıl metotlu çalışıyorlar ,şaşmamak mükün değil .. Bir de bizim köy imamlarını düşünüyorum : ‘ Nasara yansunu ‘ donmuşluğu içinde , halkı dünyadan çekip ahiret uykusuna yaşarken itiyorlar. Ne anlatıyorlar ? Yüzyıllar öncesinin masallarını … En büyük hataları da , Türk insanını milletten ayırıp , Arap kaviminin uşağını yapmak .’’ (8)

 

Atatürk’ün bu önemli tespiti Cumhuriyetin kurulma aşamasında ve kurulmasında temel olacak düşüncelerinin tohumlarıydı. En önemli olan olgu Latin harflerinin kabul edilmesi ile Roma Hukuku’na dayanan Fransız ve İtalyan hukuk normlarını devşirilmesiydi ki bu Şeriat Hukuku’nu ortadan kaldırıyordu.

 

Atatürk'ün bu teşhisinin hemen hemen aynısını Balkanları en küçük köyüne kadar tanıyan İttihat Terakki’nin en önemli simalarından biri olan Kazım Karabekir'de şöyle anlatıyor :

 

 “Bütün Osmanlı Diyarında , Türklerle gayri Türklerin ne halde bulunduklarını kaydetmeliyim: Dağlar arasındaki ücra köylerde bile gayri Türklerin mektepleri genç,dinç ve çoğu mensup olduğu ırkın ordusunda ihtiyat zabiti olan malumatlı muallimler elinde bulunduğundan çocukların beden, fikir ve ruh terbiyelerine çok ehemmiyet veriyorlar. Köylerde ve Manastır kentinin içinde muhtelif ırkların mekteplerini gördüm ve bizimkilerle mukayeseler yaptım. Aradaki fark insanın yüreğini sızlatıyor... halka gelince ... dünyayı ahretten daha iyi öğrenmiş ve milli duyguları haddinden aşkın bir hale gelmiş bulunan papazların bir düziye vaaz ve nasihatleriyle Türklerden çok ileri bir durumdadırlar. Bizimkiler ise her bakımdan acınacak bir halde...” (9) 

Ama ne var ki Kazım Karabekir’in ileri sürdüğü olay padişah yönetiminin yani İttihat Terakki yönetiminin esası kalacak ve bu yönetim şeriat kurallarının varlığıyla devam edecektir. Kazım Karabekir’in bu yaklaşımı Atatürk dışındaki İttihat Terakki mensuplarının göremedikleri teşhis edemedikleri ve çözüm getiremedikleri bir duruma düşmüş olduklarını göstermektedir. Diğer bir deyişle İttihat Terakki hareketlerinin liderleri de bu yaklaşımları ve inandıkları düşünceleri ile hiçbir şekilde aydınlanma dönemini akla getirecek bir felsefe, inanç ya da programlarına sahip olmadıklarının delilidir.

 

İttihat terakkinin önde gelen liderleri bu geçersiz yaklaşımlarını Cumhuriyetin kurulma aşamasından sonra da savunmuşlardır. Bu durumu Atatürk Nutuk ‘ unda şöyle belirtmektedir:

 

 Rauf Bey'den saltanat ve hilafet konusundaki kanaat ve düşüncesinin ne olduğunu sordum. Verdiği cevapta şu açıklamalarda bulundu: Ben, dedi, saltanat ve hilafet makamına vicdanımla ve duygularımla bağlıyım. Çünkü benim babam, Padişahın ekmeği ve nimetiyle yetişmiş, Osmanlı Devleti'nin ileri gelen adamları sırasına geçmiştir. Benim de kanımda o nimetin zerreleri vardır. Ben nankör değilim ve olmam. Padişah'a bağlılık borcumdur. Halifeye bağlılığım ise terbiyem gereğidir. Bunlardan başka, genel bir görüşüm de vardır. Bizde milleti ve kamuoyunu elde tutmak güçtür. Bunu ancak, herkesin erişemeyeceği kadar yüksek görülmeye alışılmış bir makam sağlayabilir. 0 da saltanat ve hilafet makamıdır. Bu makamı ortadan kaldırıp onun yerine başka nitelikte bir makam getirmeye çalışmak felakete ve büyük acılara yol açar. Bu da asla doğru olamaz. Rauf Bey’den sonra, karşımda oturan Refet Paşa’nın görüşünü sordum. Refet Paşa’dan aldığım cevap şuydu."Rauf Bey’in düşünce ve görüşlerinin hepsine katılırım. Gerçekten de bizde padişahlıktan ve halifelikten başka bir idare şekli söz konusu olamaz."

 

İttihatçıların burada söyledikleri sözler gerçekten aydınlanma dönemine girmek değil böyle bir döneme muhtaç olduklarını bile idrak edememiş olmalarıdır. Oysaki aydınlanma dönemi demek Batı Uygarlığı’nın temelleri olan “Tam Bağımsız Devlet”, “Ulusal Devlet” ve bu devletin temelinde “Laiklik” ilkesine sahip olmasıdır. Ulusal ve tam bağımsız devlet laiklik temeliyle bütünleşip dönemin gerektirdiği bilim ve akla dayanan bir yapıda olmalıdır. Çeşitli kavimlerden oluşan ve Sünni din öğesiyle birleştirilen bir yapının yaşaması 1789 İhtilalinden sonra uluslaşma nedeniyle var olamaz. Ulus devlet kavramında esas olan husus, laiklik ilkesi ışığında aklın hakim olduğu, bir yapı ancak aydınlanma döneminin kurulmasına izin verebilir.

 

Osmanlı İmparatorluğu İslam dininin şeriat hükümlerini bağlayıcı bir unsur olarak ele almış ve padişah Sünni İslamiyeti temsil eden halife sıfatıyla İstanbul’dan Kuzey Afrika, Rumeli ve Ortadoğu gibi büyük bir coğrafyaya yayılma yöntemini esas olarak ele almıştır ama Osmanlı bu sistemi yürütememiştir. Bu sistemin yıkılma nedeni İmparatorluk Rumeli’yi elden kaçırdıktan sonra ( 1912 -1913 ) Kuzey Afrika, Orta Doğu krallıklarla, kabile liderleri ve aşiret reisleri tarafından yönetilen Müslüman topluluklar Osmanlıdan ayrılmışlar ve düşmanla işbirliği yapmışlardır. Örneğin Sevr anlaşmasını imzalayanlar arasında bugünkü Suudi Arabistan’a dönüşen Hicaz krallığı vardır. İmparatorluk Sevr Antlaşmasıyla paramparça edilmiştir. Halife yönetiminin de toprakları elinden alınmış ve her bölgesi Hıristiyanlar tarafından işgal edilmiş Osmanlı İmparatorluğu Anadolu’nun ortasında küçücük bir devlet halinde kalmıştır.

 

                                                          XXX

 

Atatürk dışında İttihat Terakki mensuplarının aydınlanma dönemini düşünmemeleri onun yerine şeriat hükümlerinin devamıyla yani halife padişahın varlığının devamıyla,  hele hele sadrazam Enver Paşa ‘nın dediği “genel maksadımız Müslümanları harekete geçirerek İslam alemini kurtarmaktır” (10) düşüncesi İttihat terakkide devam etmiştir. Hatta 1924 yılında tahttan indirilen ve halifelik makamından atılan Padişah Vahdettin ABD başkanı Coolidge’e aynen şunu yazmıştır.

 

 Ankara meclisi gibi bir isyancı fitnenin bu konuda alacağı tüm kararların geçersiz olacağını bildiririm. Şöyle ki; İslam Hilafetinin Osmanlı Saltanatından soyutlanması ve ayrılması ve Hilafet’in tümüyle kaldırılması dini, kavmiyeti,vatan belirsiz ve karışık askerlerden ve öteki sınıflardan oluşan küçük bir şer zümresinin kısmen zorla ve kısmen bilgisizlik ve gafletle yönlendirdiği beş-altı milyonluk Türk kavminin yetki alam içinde değildir. Bu ancak tüm İslam dünyasınca atanan uzman kişilerden oluşan bir meclisin toplanması ve tüm din bilginlerinin ortak kararı ile çözümlenecek büyük bir evrensel sorundur. İslam bilginlerinin bildiği üzere şeriata aykırı kararlar herhangi makamdan olursa olsun sonuçsuz kalmaya mahkumdur.” (11)

 

XXX

 

Mor Kaftanlı Rumeli düşünce sistemini muhafaza ederek laiklik, ulusal devlet, bağımsız devlet anlayışını tesis ederek Türkiye Cumhuriyetine mor renkli kaftanı giydiren Atatürk İttihat Terakkinin Cumhuriyete karşı gelmesi olayı üzerine ciddi adımlar atmak zorunda kalmıştır. Halife - Padişahın geri getirilmesini arzulayan ve Sadrazam Enver Paşa'nın takipçilerinin  arzuladığı şeriat temelinde "Osmanlı İslam Commonwealth"i   (12) kurmak isteyenlerin Mustafa Kemale suikast girişiminde  bulunmaları Cumhuriyet  rejimi için büyük bir tehlike oluşturmuştur. Bu tehlike İstiklal Mahkemeleri (13)vasıtasıyla çökertilmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin günümüze dek yaşaması sağlanmıştır.

 

Yılmaz Karakoyunluyu Mor Kaftanlı Selanik’ten Mor Kaftanlı Ankara’ya gelinmesi dramının son perdesini anlattığı romanında laik Türkiye Cumhuriyeti tarihinin temellerine ışık tutmasından dolayı kutlamak gerekir.

 

COŞKUN ÜRÜNLÜ

13 Şubat 2013

 

 

  

(*) Aydınlanma döneminden kastımız dini kural ve kayıtların son bularak insan düşüncesinin özgürce ifade edilme kapısının açılmasıdır. Buna en güzel örnek karanlık dönemdeki Galileo- Kilise çatışmasıdır. Akıl dönemi ise düşüncenin bilim yoluyla irdelenmesidir. Bu da Galileo’nun savunduğu güneş merkezli sistem üzerinden bilimsel araştırmaların gelişmesidir. Aydınlanma dönemi tamamlanmadan Akıl dönemine geçilmez.

1- Radi Dikici, Theodora, İstanbul 2009 Remzi Kitabevi

2- Halil İnalcık , Osmanlılar, İstanbul, 2010, Syf.210

3- Ibid, Syf.102

4- Koçi Bey, Risale, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 609, Ankara, 1985, Syf.74) (sadeleştiren Zuhuri Danışman)

5- H.Çiçek, Babıâli Baskını, Aydınlık 23.01.2013

6- İlber Ortaylı ,Atatürk ve Selanik , Milliyet 22.05.2006

7- Kazım Karabekir, İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896-1909,  İstanbul 1993 Syf. 503 Emre yayınları

8- Cemal Kutay , Atatürk Bugün Olsaydı, Syf.242-243 – g.y Vural Savaş , Kim Bu Hainler , Ankara 2010 Syf.283 )

9- Kazım Karabekir, a.g.e. Syf. 241

10-Murat Bardakçı, Hürriyet 04.07.2005 

11-http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/33/254.pdf
12-http://www.urunlu.com/83-ummetten-millete...
13- Yılmaz Karakoyunlu, Üç Aliler Divanı, İstanbul, 1998, Sh.132, Öteki Yayınevi 

 

 

Yorum Yaz | Makaleyi Yazdır