Anayasa Mahkemesinin Kararıyla Türkiye'nin Açmazları

Anayasa Mahkemesinin Kararıyla Türkiye'nin Açmazları

 

Memleket sağlam bir birliğe muhtaçtır.Rastgele politikacıların bunu parçalamaya kalkması hıyanettir.

 

M.K. Atatürk

 

Anayasa Mahkemesinin 11 üyesinden 10 üyesi AKP’nin laikliği yok etme ve Cumhuriyetimizin kurucularının ülkemiz sistemi için belirledikleri Anayasa düzenini yıkarak yerine “Ilımlı İslam” din devletinin kurulmasında odak olduğunu kabul ederek bu durumu isimlendirmişlerdir.

 

Ama nihai analizde, bu ODAK’ın yasamasına izin verilmesinin karşılığında belli bir YTL civarında mali külfetle tecziye edilmesi sonucuna ulaşmışlardır.

 

Kısaca onlara sorulan “guilty or not guilty” sorusuna verdikleri hüküm “guilty- but to be released on bail of 20 million American Dollars” olmuştur (1).

 

Bu sonucu en iyi anlatım 30 Temmuz akşamındaki BBC Haber bülteninde kullanılan şu ifade olmuştur: Turkey’s ruling party escapes ban”.Bu ifade İngiliz zihinsel yapısına uygun bir ifadedir yani Anayasa Mahkemesi’nin kararı hakkında bir yorum içermemekte, sadece bir tespit yapmakta ve bu tespitini “Türkiye’nin iktidardaki partisi yasaklanmaktan firar etmiştir” demekle yetinerek dolaylı yoldan AKP kapatılma cezasından “kaçtı” demektedir.

 

Aynı yaklaşım Anayasa Mahkemesinin bu kararı karşısında kendi partisinin de kapatılması gündemde olan başka bir siyasi partinin başkanı, bir gazetecinin “darısı başınıza” şeklindeki sorusuna “cana gelmesin, mala gelsin” diye cevap verirken, o partinin bir üyesi de “Anayasa Mahkemesi bizim davamızda da hazine yardımı kararı versin. Biz tüm mal varlığımızı mahkemeye bağışlayacağız zaten” demiş, yani sonuçta AKP’nin odak olmasının teyidine rağmen varlığını koruduğuna işaret etmekte, kendilerinin de kapatma davasından “firar etme” imkanına hükmedilmesini istemektedirler (2).

 

Genel teşhis ise AKP’nin “sarı kart” gördüğüdür.

Hükme varan hakemler heyeti oyunculara sarı kart göstermemiş ama spor kulübüne sarı kart göstermiştir. Dünyanın hiçbir yerinde suç işleyen sporcuların görmezden gelinerek ait oldukları spor kulübüne (bir siyasi partinin) sarı kart gösterilmesi çok ender hatta rastlanılmamış bir olaydır.

 

Mahkeme insan unsurunun, yani bundan sonraki “oyun oynamalarında” da “oyuncuların (siyasal iktidar sahiplerinin) maçın kurallarına yani TC Anayasası’na aykırı eylemlerine devam etmeleri halinde AKP’nin (spor kulübünün) kapatılacağını söylemişlerdir. Aslında bu hukuk sisteminde “kefaletle serbest bırakılma” kuralının da dayandığı temel ilkedir.

 

Arenada top oynarken yani ülkeyi yönetirken yaptıkları hangi olaylar bu Partinin sarı kart görmesine neden olmuştur. Anlaşılan AKP’nin bu günümüze kadar geçen dönemde anti-laikliğin odağı olduğunun saptanmasındaki temel neden, Anayasamızın rejimini değiştirecek ve Türkiye’yi Kemalizm’den kopararak Atatürkçü ilkelerin yerine Ilımlı İslam formülasyonu altında ülkemizi dinci bir cumhuriyete inkılap ettirmede başarılı olduğunun tespit edilmesidir.   

 

Bu tespitin neler olduğunu tahmin etmek zordur ama raportör Can’ın AKP’yi savunan raporuna itibar edilmemesi, hatta 11 üyeden 10’unun Can’ın genel isteğinin, yani “kapatılmaması” yönündeki raporu ile Anayasa Mahkemesi başkanının tek kalarak “red” oyu kullanılması karşısında sadece bazı izler bulmak mümkündür. Bu izlerin bulunabileceği en sağlam belge şu an için raportör Can’ın raporunun içeriğindeki bazı görüşlerdir. Can’a göre iki önemli nedenden dolayı AKP kapatılmamalıdır. Bunlar iki başlık altında şöyle özetlenebilir:

 

A-   Türban olayında Anayasa Mahkemesince iptal edilen 10. ve 42. maddelerdeki değişiklik, eşitlik ve eğitim hakkını pekiştiren, laiklik ilkesine aykırı olmayan bir düzenlemedir.

B-    AKP faaliyetlerinin Anayasa’da güvence altına alınan düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamındadır.Partinin kapatılması halinde düşünce ve ifade özgürlüğünün sınırları ciddi ölçüde daralacaktır.Partilerin ülke sorunlarına ilişkin farklı çözüm önerileri getirmesi, demokratik siyasi yaşamda üstlendikleri işlevin doğal sonucudur.

 

Raportör raporunda türban konusunda Anayasa değişikliğinin mahkemece daha önce iptal edildiğini bile bile gene de aynı görüşü serdetmektedir. Bu düşünce ne var ki AKP’nin “ODAK” olması iddiasında etkili olamamıştır. Zira, mahkeme bu görüşe itibar etseydi kendi kendisiyle çelişkili duruma düşecekti. Raportörün nedeni anlaşılamayan bir inatla ısrarını sürdürmesinin maalesef aklî bir olgusu yoktur.

İkinci iddia, yani AKP “A) Düşünce ve ifade özgürlüğü ile; B) Ülke sorunları üzerinde farklı çözüm önerileri” getirmekten başka bir şey yapmamış ve/veya hedeflememiştir.

 

Raportörün söyledikleri hukukun genel anlamına uygundur. Ama hukuk bir ülkede belli bir sistem içinde uygulanan kurallar ve değerlendirmeler bütünüdür.

 

 Bu bütünün sınırları ise o ülkede geçerli ve cari olan Anayasa’dır.

Hiçbir hukuki olay soyut teorik ve uygulandığı ülke sistemi düşünülmeden sanal değerlendirmelerle icra edilmez. Eğer icra edilecek olursa sadece yanlış değil aynı zamanda büyük risklerle dolu bir ülke haline gelebilir.

 

Daha önceki bir makalemizde belirttiğimiz gibi (http://www.urunlu.com/87-irtica-ve-laiklik) gene bazı değerleri kendinden menkul yeni Bab-ı Ali basının zevatı muhteremin de “Atatürk döneminin 1920 koşulları yok artık” arzuları yönünde Atatürk’ün dediği:

 

Programlarımızın ilkesi şu iki esastır: 1- Tam bağımsızlık 2- Kayıtsız Şartsız ulusal egemenlik. Birinci ilkenin ifadesi Misak-ı Millidir. İkinci ve hayati olan ilkenin beyanı anayasadır.

 

İlkelerini ortadan kaldırıcı

1- Yönetim gösterirse ve kadrolaşmaya ABD ve AB güvencesiyle devam etmeyi sürdürürse,

2- Yeni anayasal değişikliklerle din devleti ya da ılımlı islama yönelik değişiklikler yapmaya çalışacak olursa,

3- AKP’nin yönetilmesinde söz sahibi olan ve 22 Temmuz seçimlerini din eksenine dönüştürülmesi becerisi ve başarısını gösteren Bülent Arınç gibi parti liderlerinin gündem tespit eden görüşleri arkasında ülkeyi yönetmeye devam ederse (3) AKP’nin bir daha kefaletle kurtarılması bir yana Türkiye Cumhuriyeti kaos içinde kalmaya devam edecektir.

 

COŞKUN ÜRÜNLÜ

05 Ağustos 2008

                                                                                                                                                         

(1) Kısaca onlara sorulan ‘guilty or not guilty’ sorusuna verdikleri hüküm ‘guilty- but to be released on bail of 20 million American Dollars’ olmuştur. “Suçlu mu suçsuz mu” sorusuna verilen hüküm “suçlu- ama 20 milyon Amerikan doları kefaletle ödemeleri koşuluyla serbest bırakılmıştır.

 

(2) Büyük hukuk adamı sayın Kanadoğlu ‘Anayasa Mahkemesinin verdiği bu kararın DTP davasını etkilemeyeceğini ve davaların dayandığı temellerin ayrı olduğunu ve biri Cumhuriyet aleyhinedir, diğeri bölücülüktür’ teşhisinde bulunarak iki davanın farklı olduğuna işaret etmiştir.

 

(3) Bülent Arınç 4 Ağustos’ta AKP kapatılma davası sonucunu şöyle değerlendirmiştir: “Yani  nedir partinin suçu? Kavga mı, çatışmamı, ekonomik kriz mi? Hayır. Merakla iddianameye baktık. Meğer biz laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuşuz. Ne zaman olmuşuz ya, hiç haberimiz yok. Peki nasıl olmuş da laikliğe aykırı eylemlerin odağı olmuş?  Burada çıkacak olan ideal karar AK Parti hakkında davanın reddi olmalıydı. Evet reddedildi ancak bir para cezası da verildi. ...Talep neydi: AK partinin kapatılması. Kapatma reddedilmiştir. Esas iddia budur. Bizden para yardımının az kısmı kesilmiştir. ... Bu parti halen laikliğe karşı eylemlerin odağıdır diyenler ve bunu utanamadan sürdürenler için söylüyorum. ..."Biz suç işlemedik. Biz laiklik ilkesine karşı bir eylemin içinde olmadık. Devletin temel vasfı olan, demokratik, laik, sosyal ve hukuk devleti vasfını herkes kadar veya herkesten daha çok benimsiyor ve kabul ediyoruz.”

 

 

 

Yorum Yaz | Makaleyi Yazdır